Yazarın Odası

10 Aralık 2018

Yazarın Odası, 2009 yılında Timaş Yayınlarından Öznur Ayman çevirisi ve Orhan Pamuk önsözüyle, okurların beğenisine sunulmuş bir söyleşi kitabı.  Kitapta ‘The Paris Rewiev’ kapsamında söyleşi yapılan Hemingway, Eliot, Rebacca West, William Faulkner, Graham Greene, Capote, Stephen King veMarquezgibi isimlere yer verilmiş. Söyleşilerin sonunda, yazı konusunda sabır ve sebat imtihanını başarıyla vermiş tecrübeli yazarların çalışma biçimlerine, günlerini nasıl bölümlediklerine ve eser verdiklerini dönemlerde nelere dikkat ettiklerine tanıklık etmiş oluyorsunuz. 15 liraya kıyak eğitim vallahi.

Kitaptaki ilgimi çeken bölümlerden biri Faulkner’ın söyleşisi oldu. Faulkner’a göre edebi türler arasında bir hiyerarşi var ve bu sıralamada roman en alt sırada.

Ben başarısız bir şairim. Belki de her romancı önce şiir yazmak ister, yazamayacağını anlar, şiirden sonraki en meşakkatli iş olan kısa öyküyü dener. Ve onda da başarısız olunca işte o zaman roman yazmaya yönelir.’

‘Yazarın geçimi’ zaman zaman tartışma konusu oluyor. Yazar, kalemiyle maişetini sağlayabilir mi? Geçim derdi, bir yazarın nitelikli eser ortaya koyamamasının bahanesi olabilir mi? Faulkner böyle bir bahaneyi asla kabul etmiyor. Birinci sınıf yazarın herhangi bir mazeretin altına sığınma gereksinimi duymayacağını söylüyor:

‘Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yok. Tek ihtiyacı olan şey kağıt ve kalemdir. Para karşılığı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım hiç. Bir yazarın kurumlarla uğraşmaya hiç vakti yoktur. Her zaman bir şey yazmakla meşguldür. Eğer birinci sınıf yazar değilse, zamanı veya ekonomik özgürlüğü olamadığı gibi gibi özürlerin arkasına sığınır.’

Peki yazarın bir cümlesini bile okumadan ona yakınlık hissedebilir misiniz? Borges’un söyleşisini okurken hissettiğim tam olarak buydu. İlgimi çeken eserleri ya da edebi yönü değil, daha çok insani tarafları oldu. 1967 yılında röportajını yapan R.Crist’in ifadesiyle ‘Borges çoğu zaman utangaç, çekingen, içine kapanık. Kişisel fikirlerini açıklamaktan mümkün mertebe kaçınıyor ve başka yazarlar hakkında konuşarak, onların sözlerini ve hatta kitaplarını kendi düşüncelerine simge yapıp dolaylı yanıt veriyor.’ Şöyleşi boyunca da onun bu dolaylı yanını gözlemliyorsunuz.  Fakat yaşadığı dönemin edebiyat ortamı hakkında doğrudan konuşmaktan hiç ama hiç çekinmemiş: ‘Bu ülkede de aksine her türlü yazı özellikle de şiir yazmak bir üslup oyunu olarak görülüyor. Çok iyi şiirler yazmış-ince bir dille hassas ruh hallerini anlatmış- birçok şair tanıdım, ne var ki oturup konuştuğumuzda sadece açık seçik hikayeler anlatıyorlar ya da sokakta konuşulduğu gibi politika tartışıyorlar, bu bir tür gösteriş için yazdıklarını ortaya koyuyor. Aslında hiç de gerçek yazar ya da şair sayılmazlar. Bu yaptıkları küçük bir numara ama iyi öğrenmişler numarayıŞahsi tecrübem de Borges’in tasvirine çok yakın. Samimiyetin hâkim olmadığı eylem kişinin üzerinde sakil duruyor. Burada yanlış bir şeyler var hissine kapılıyorsunuz.

Söyleşiden bir başka alıntıyla devam edelim:

‘Her şeyin açıklanması gerektiğini düşünmüştüm ve yazımda da sıradan bir anlatım tarzlarına yer yoktu. ‘Bay bilmem kim geldi oturdu’ gibi bir şey hiçbir zaman yazmazdım. Söylemek istediklerimi biraz allayıp pullamam gerektiğini sanmıştım. Şimdi biliyorum ki böyle şeyler okuru genellikle rahatsız eder. Ancak meselenin kökeni şu gerçekte gizli: Bir yazar gençken söyleyeceklerinin aptalca veya zaten bilinen bir şey olduğunu ya da sıradan olduğunu düşünür. Dolayısıyla bunları barok süslemelerin altına gizlemeye çalışır.’

Ne zaman yazı yazmak için masaya otursam hep aynı ‘bunlar zaten herkesin bildiği şeyler, yazmanın ne gereği var’ hissi, bir tür değersizleştirme. Borges’a göre gençliktenmiş. O zaman diyelim: ‘vay ki gençtim…’

Share This:

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir