Varoluşun Keşfi/Rollo MAY

4 Eylül 2016

Yaşamın anlamını bulma konusunda tereddüt yaşayan ve ye’ise düşen insanın bu kaygıyı; apati (dış dünyaya ilgisizlik, kayıtsızlık), manevi tembellik, hedonizm, intihar gibi yöntemlerle bastırmaya çalışıyor.

Değerler olmasaydı, elimizde yalnızca ümitsizliğin çoraklığı kalırdı.

İnsan denilen yaratıklar hala merak eden, bir sanatla kendinden geçen, sembolleri bir araya getirip şiirler oluşturarak yüreklerimizi neşelendiren, büyük hayranlık ve huşu ile gün doğumunu seyreden bireylerdir.

(Sayfa 13)

 

Kaygı, kişinin korktuğuna karşı duyduğu arzudur. (Kierkegard)

 

Doğaya karşı verdiğimiz mücadele artık kendimize açtığımız bir savaşa dönüşmüştür.

(Sayfa 18)

Jung, ‘etkili bir terapide hem terapist hem de hastada değişim gerçekleşir. Terapist değişime açık değilse, hasta da değişmeyecektir.

(Sayfa 28)

 

…Hastanın davranışlarını bir mekanizma olarak anlamaya çalışma kaygımızın, onun gerçekten ne deneyimlediğini anlamamızı ne çok engellediğini görür ve şaşırırım.

(Sayfa 31)

Nevroz, aslında bireyin kendi merkezini, kendi varoluşunu korumak için kullandığı bir yöntem değil midir?

(Sayfa 33)

Bir terapist olarak ben, hastalarımın istekler, kararlar ve tercihlerle ilgili ifadelerinin büyük bir önem taşıdığına inanıyorum. Hastamın dile getirdiği ‘belki yapabilirim, belki deneyebilirim’ gibi minik ifadeleri çok iyi duyduğunu belli etmeden öylece sarf edip geçmelerine izin vermem.

(Sayfa 35)

Ona psikoza girme korkusunun ailesine karşı durmaktan kaynaklanan bir kaygı olup olmadığını sordum. Sahiden de kendisi olmak delirmekle eş anlamlı mıydı? Önceden dikkat çekmiş olabilirim ama hastanın kendisi olmaktan duyduğu kaygıyı delirmeye paralel bir şeymiş gibi deneyimlediğini birkaç kez gördüm. Bu çok da şaşırtıcı bir şey değildir; zira kişinin özgünlüğünü ve eşsizliğini kabul etmesini içerir ve bu da kişinin bağımlı olduğu anne-baba figürlerinden kopmaya hazırlanmasının yanı sıra o anda tüm o psişik evrenin ortasında tek başına durduğu anlamına gelir.

(Sayfa 41)

Son yıllarda psikiyatrlar ve psikologlar tarafında, insanı anlayış tarzımızda çok ciddi boşluklar olduğuna dair giderek büyüyen bir farkındalık yaşanmakta. Bu boşluklar en çok da terapistlere zorlayıcı geliyor; zira kliniklerde ve danışma odalarında teorik açıklamalarla giderilemeyecek kaygılar taşıyan ve kriz durumundaki kişilerin gerçekliğiyle baş başa kalanlar onlar. Fakat bu eksikliğin bilimsel araştırmalarda da aşılamaz problemler olarak ortaya koyulduğu görülmektedir. Terapistlerin kendilerine sordukları rahatsız edici sorulardan biri şöyle: Hastayı gerçekten olduğu gibi görebildiğimizden, onu kendi gerçekliğinde tanıyabildiğimizden emin olabilir miyiz?  Yoksa gördüklerimiz, onunla ilgili kendi terimlerimizin yansımasından mı ibaret?

(Sayfa 47)

…Varoluşçu-analitik temele sahip bir psikoterapi, tedavi edilen hastanın yaşam tarihini araştırır ama bu yaşam tarihini ve içindeki patolojik kendine özgülükleri herhangi bir psikoterapi ekolünün öğretileriyle yada o ekolün tecrit ettiği kategorilerle açıklamaz. Onun yerine sadece ‘anlamaya’ çalışır.

(Sayfa 51)

 

Varoluşçuluk, insanın hep olmakta olduğunu, yani potansiyel olarak krizde olduğunu kabul eden bir tavırdır.  Fakat bu umutsuzluk anlamına gelmez.

(Sayfa 71)

 

Nietzsche, çağdaş insanın hastalığının ‘ruhunun bayatlamış olması, bezmiş olması ve her yerde kötü bir kokunun –başarısızlığın kokusunun- kol gezmesi olduğunu iddia etmiştir.

(Sayfa 77)

Shakespeare depresif karakteri Machbet’e depresyonun içerik boyutu olan suçunu değil, zaman boyutunu düşündürtür:

Yarın, sonra yarın ve yine yarın,

Küçük adımlarla ömrün son hecesinden sinsice sokulur zaman

Ölüm yolunda ilerlerken

Bütün dünlerimiz sersemlere ışık tutmakta…

Zamanın o anki sınırlarını aşabilme yetisi, bir başkasının deneyimini uzak geçmiş ve gelecek ışığında görebilme yetisi, bu boyutlarda etki ve tepki gösterme, bin yıllık geçmişten dersler çıkarma, uzun vadeli geleceği biçimlendirme becerisi insanın varoluşunun benzersiz özelliğidir.

(Sayfa 81)

 

 

…Fakat ortaya çıkmıştı ki, tecavüz deneyimi, sadece fantezide var olmuş olsa bile, aynı ölçüde tesirliydi ve durum ne olursa olsun asıl önemli olan soru olayın hakiki yada sahte olup olmadığı değil hastanın bu tecavüze nasıl tepki verdiğiydi.

(Sayfa 89)

Özdeki ruh kendine şunları söyleyecektir: özellikle senin geçmen gereken yaşam ırmağının üzerine hiç kimse köprü kurmaz; senden başka hiç kimse. Elbette seni ırmağın karşısına geçirecek sayısız patikalar, köprüler ve ‘yarı tanrılar’ vardır ama bunu benliğinin pahasına yaparlar. Senden başka hiç kimsenin gidemeyeceği bir tek yol vardır. Bu yol seni nereye mi götürür? Sorma, sadece yürü. Kişi, ‘Ben kendim olarak kalmak istiyorum.’ dediği anda bunun korkutucu bir çözüm olduğunu keşfeder. Şimdi artık varoluşunun derinliklerine inmek zorundadır.  (Nietzsche’den alıntıdır.)

(Sayfa 101)

 

Kaygı, zevk, üzüntü, sevinç, öfke gibi bir sürü duygu arasında duygu değildir. Kaynağını insanın varoluşunun ta kendisinden olan, ontolojik bir insan niteliğidir. Kaygı esas olanın ta kendisine, varoluşunun merkezine yönelik hep var olan bir tehdittir.

(Sayfa 143)

Tanıdığı ve saygı duyduğu kimsenin onu görmezden gelmesi kaygı, dişçinin dişimize yaptıkları korkuya tekabül eder. Korkunun yoğunluğu fazladır fakat geçicidir. Korku nesnesi ortadan kalktığı korkudan kalkar fakat kaygı  yaygındır, zaman kavramını bozar.

(Sayfa 144)

Kaygı, potansiyellerini gerçekleştirme meselesiyle karşı karşıya kalan bireyin içinde bulunduğu durumdur. Kişi bu potansiyeli reddederse suçluluk duygusu ortaya çıkar. Kaygı ve suçluluk ontolojinin özelliğidir.

(Sayfa 147)

23 Mart 1939’da çalışkan, göze batmayan, hiçbir sabıkası olmayan yirmi bir yaşındaki Rudolf R. Öldürme amacıyla bir fahişeyi vurmuştur. Bu cinayetin arka planında dört yaşında kaybettiği annesinin tutamadığı yası çıkmıştır. (Hikayenin ayrıntılı şekli adı geçen eserin 164. Sayasından mevcuttur.)

Öldürme, başı boş dolaşan matemimizin bir türüdür. (Rilke)

…Endişe ve depresyon özünde, tüm benliğimizi bir girdaba çekmesi ve kendini evrensel hissettirmesi yatar.

(Sayfa 180)

Varoluşçulara göre teknik anlamdan sonra gelir.

(Sayfa 202)

Bir hastanın rüyasında amiri tarafından istismara uğradığı ve ertesi gün işinden ayrılmaya karar verdiği hadiseleri herkes bilir. Hastanın o kararı alana dek o rüyayı göremeyecek olması… Dolayısıyla önce karar sonra bilgi ve içgörü geliyor.

                                                                                           (Sayfa 220)

 

 

Share This:

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir