Taksim Atatürk Kitaplığı
YOL HİKAYELERİ / 21 Ekim 2017

  Son zamanlarda kütüphanelerin mesai süreleri ile ilgili ilginç gelişmeler oluyor. Bir süre öncesine kadar 7/24 hizmet veren kütüphanelerin İstanbul’daki tek numunelik örneğini Taksim Atatürk Kitaplığı teşkil ediyordu. Birkaç ay önce kadar Merkezefendi Şehir Kütüphanesi 7/24 hizmet verme kararı alarak Atatürk Kitaplığı’nın bu alandaki yalnızlığına son verdi.(*) Geçtiğimiz hafta Beyazıt Devlet Kütüphanesi de bu zincire dâhil olduğunu duyurdu. (**) Bu sevindirici gelişmeler uzun süredir yazmak istediğim kütüphane yazıları için harekete geçmeme vesile oldu. İlk yazımda, ilk göz ağrım diyebileceğim Atatürk Kitaplığı’ndan bahsetmek istiyorum. Taksim Atatürk Kitaplığı Beyoğlu ilçe sınırlarında, Gümüşsuyu yokuşundan Dolmabahçe’ye inerken hemen sağda kalıyor. Taksim Meydanı’na ve Dolmabahçe’ye birkaç dakikalık mesafede. Ulaşımı kolay, Taksim metrosuna çok yakın. Taksim’den ve Dolmabahçe’den geçen tüm otobüslerle ulaşım sağlanabilmekte. Ayrıca yoğun talepten dolayı girişinde eksik olmayan kuyruktan dolayı  mekanı kolayca tanıyabilirsiniz. Kitap almayıp sadece mekanı kullanacaksanız üye olmanız gerekmiyor. Girişteki güvenlik noktasına kimliğinizi verip, üzerinde oturacağınız masanın numarası yazılı kartla kütüphaneye kolayca giriş yapabiliyorsunuz. Taksim Atatürk Kitaplığı’nı diğerlerinden ayıran en önemli özelliği zaman kısıtlamasını ortadan kaldıran 7/24 hizmet politikasını İstanbul’da uygulayan ilk kütüphane olması. (Üniversite kütüphaneleri hariç) İstanbul genelinde hizmet veren kütüphanelerin hizmet saatleri incelendiğinde genelde 08.00-09.00 saatlerinde açılıp 17.00-18.00 kapandığı görülmektedir.  Sanki kütüphanelerde çalışan memurların çalışma düzenini bozmayacak şekilde düzenlenmiş gibi. Bu…

İki Yaka Bir Köprü
YOL HİKAYELERİ / 11 Temmuz 2017

‘Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız. Aman acele etmeyin. Yavaş! Yavaş!’(*) Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı,5 (Mustafa Kutlu) O gün, Mustafa Kutlu’nun çağrısına uyarak, Halaskargazi Caddesi üzerinden yürüyüşe başladım. Solumda Nişantaşı’nı sağımda Dolapdere’yi –birbirinin zıddı iki dünyayı– geride bırakarak, önce Harbiye’ye birkaç yüz metre sonra da Taksim Meydanı’na ulaştım. Bu istikametten meydana girdiğinizde bakış açınızın biraz soluna, İstiklal Caddesi’nin hemen girişindeki Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi düşer. Bir itirafta bulunayım. Henüz İstanbul’a yeni geldiğim zamanlar. Gündemde de Taksim’e cami yapılıp yapılmaması yönünde tartışmalar var. Meydana girdim ve bu kubbeli, minareli(!) yapıyı gördüm. Neyi tartışıyoruz yahu? İşte meydanın en güzel yerinde kocaman bir cami… Alıklığıma yanayım. İşin hakikatini ancak yanına kadar gidince anladım. İstiklal Caddesindeyiz. Son birkaç yıldır hiç bitmeyen bir altyapı çalışması. İş makinaları ve kırıcı delici sesleri. Alt üst olmuş cadde sathına rağmen yine o bilindik kalabalık. ‘Büyük ve kalabalık caddelerin/meşru kılmak istediği ne varsa/Kaçtım/Yakalanmaya duyduğum bir heves ardımda’ dizelerindeki kalabalık. Caddeyi bitirip füniküleri sağımda bırakarak Karaköy’e doğru iniyorum. Solumda girmeye cesaret edemediğim Galata Mevlevihanesi. İnşallah,bir gün ama. Bugünlük kapı eşiğinden selamlamakla yetiniyorum. Ve işte Galata Kulesi. Kule yüksek evet ama öyle ulaşılmaz,kibirli değil.  Ahbap gibi. Meydana kesif bir alkol kokusu hâkim. O…