Pusuda ve Tufandan Önce
ISINMA TURLARI / 5 Nisan 2020

Bugünkü Metrobüs Akademi konukları Pusuda isimli öyküsüyle Abdullah Harmancı ve tabii ki Tufandan Önce isimli eseri ile Mustafa Kutlu. Pusuda isimli öyküyle başlayalım. Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir şiirinden iktibaslar yaparak ilerliyor hikâye. Bu teknik ilgimi çekti. Bir şiirin üzerine kurgulanmış bir hikâye gibi. Zaten şiirin de kendi içinde bir giriş, gelişme ve sonuç bölümü var. Dolayısıyla hikâye kurmaya çok müsait. Namluya dayanır yola dalarsın Duruşun bakışın yaman be Ali Boşuna tetiği ne kurcalarsın Var daha ateşe zaman be Ali Yukarıdaki dizelerin altını doldurmakla başlıyor öykücü. Burada kötü giden ve sınırların aşıldığı bir ilişkinin tasvirini yapıyor. Damla ile Denizin ilişkisi. Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin Neredeyse gelecek beklediklerin Var iki atımlık canı kederin Desene işleri duman be Ali Deniz bir süre Damla’dan haber alamıyor. Haber alamadıkça daha da üzerine gidiyor, mesaj üzerine mesaj atıyor. Telefon üzerine telefon açıyor, okul çıkışlarını kolluyor ama nafile. O kadar ısrarlı mesajına ‘Artık seni sevmiyorum!’ yanıtını alıyor. Deniz, bu terkedilme ve ayrılık durumunu uzun süre sindiremiyor. O’nu sen büyüt de söğüt boyunca Kendini ellere versin o gonca Sözüne kanmadın bunu duyunca Gönlündü gözünü yuman be Ali Deniz, Damla’nın başka biriyle ilişkisi olduğunu öğrenmesine rağmen, bu hakikatle yüzleşmeye dair direnci devam ediyor. Geldiler beklenen çiftler ormana Duruyor iki genç ne hoş…

Bir Gün; Dört Mevsim
ISINMA TURLARI / 15 Aralık 2019

Ümraniye’de sonbahar, metrobüste yaz, Esenyurt’ta kış ve ofiste ilkbahar! İşbu yazı sıradan bir bir mesai gününde işe giderken yarımşar saat aralıklarla dört mevsimi art yaşadıktan sonra yazılmıştır. Yolu birkaç safhada incelemekte fayda var. Öncelik Ümraniye Metrosu safhasında. Gayet  ferah bir biçimde Altunizade’ye ulaşabiliyorsunuz. İtişsiz, rekabetsiz, sakin. Ne oluyorsa Altunizade’de metrobüs durağında oluyor. Durağın henüz girişinden başlayan yoğunluk, itiş kakış derken genelde durağın sonuna tesadüf eden nispeten boş bir araçla karşıya Zincirlikuyu’ya kendinizi atıyorsunuz. Burada mahşeri kalabalık, zorlu bir mücadele beklerken, o da nesi, bomboş bir Zincirlikuyu! Tabii burada yönünüz mühim. Benim yolculuğum yoğunluğun tersi istikametinde olduğu için böyle. Yoksa karşı tarafta olsam gerçek bir savaşla karşı karşıyaydım. Çok zorlanmadan, bir İstanbul beyefendisi edasıyla metrobüste yerinizi alıp gideceğiniz yere kadar rahat bir yolculuk yapabiliyorsunuz. Metrobüsün içi sıcak fakat bir yandan da soğutucu klimalar ense kökünüze doğru çalışıyor. Sıcak soğuk derken hastalanmamak elde değil. Derken boğazlar hafif hafif hassasiyet göstermeye başlıyor. Yıkılma sakın! Metrobüsün ardından bir de otobüse binmek zorundayım. Son aktarma ile yaklaşık iki saatlik bir yolculuğun ardından hedefime varıyorum. Alt geçitten, meydana doğru çıkmak isterken küçük bir meteorolojik sürpriz: sağanak yağmur! Yağmuru fark ettiğim ilk anda geri dönmek istesem de yukarı yönlü yürüyen merdivende olduğum ve her geri inmeye çalışmamda…

Menekşeli Mektubun Çağırdığı Birkaç Düşünce
ISINMA TURLARI / 30 Kasım 2019

Hayatıma metrobüsün yeniden dahil olmasıyla birlikte Mustafa Kutlu Hikayeleri de tekrar kişisel gündemime girdi. Nasıl mı? Hemen izah edeyim. Metrobüs Akademisi adı altında metrobüste okumaya uygun kitapları ayırıyor, önümüzdeki günlerde yapacağım ve toplamda günde 4 saate tekabül eden yolculuklarıma azıklar hazırlıyordum. İlk aklıma gelen Mustafa Kutlu hikayeleri oldu. Yazı puntoları büyük olduğu için sarsıntılı bir ortamda satır takibine imkân verebilirdi. Ayrıca anlatımı akıcı, içeriği yalındı. O hengamenin içerisinde bazı kısımlara odaklanamasanız bile kitaptan kopmayacağınız öyküler içeriyordu. Elimde de zamanında alıp bir türlü okuyamadığım hazır 5 kitabı mevcutken; Menekşeli Mektupla serüvene başladım. Kutlu’nun bu hikâye kitabı Menekşeli Mektup, Hacca Gidebilmek ve Kan Üstüne Kan Damlar olmak üzere üç farklı öyküden oluşuyor. İlk öyküde bir posta memurunun kırık hikayesi var. İkinci öykü ise bir otobüs şoförünün kutsal topraklara hem iş, hem hac için gittiğinden başından geçen sergüzeşti konu alıyor. Üçüncü öyküde ise Sarıkamış Harekatına katılan bir erin yaşadığı zorlukları işliyor. Mustafa Kutlu edebiyatımızda ya da zihin dünyamızda hangi önemli boşluğu dolduruyor sorusuna, 1950 sonrası başlayan köyden kente göçün ve çarpık kentleşmenin doğurduğu insan tiplerini gündemimize taşıyıp onları mücessem hale getirmesi şeklinde yanıt versek herhalde yanlış olmaz. Kutlu’nun karakterlerine sokağa çıktığınızda ya da ara sokakta rastgele bir kahvehaneye girdiğinizde rastlayabilirsiniz. Zaten hikayelerinin çoğunu…

İki Yaka Bir Köprü
YOL HİKAYELERİ / 11 Temmuz 2017

‘Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız. Aman acele etmeyin. Yavaş! Yavaş!’(*) Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı,5 (Mustafa Kutlu) O gün, Mustafa Kutlu’nun çağrısına uyarak, Halaskargazi Caddesi üzerinden yürüyüşe başladım. Solumda Nişantaşı’nı sağımda Dolapdere’yi –birbirinin zıddı iki dünyayı– geride bırakarak, önce Harbiye’ye birkaç yüz metre sonra da Taksim Meydanı’na ulaştım. Bu istikametten meydana girdiğinizde bakış açınızın biraz soluna, İstiklal Caddesi’nin hemen girişindeki Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi düşer. Bir itirafta bulunayım. Henüz İstanbul’a yeni geldiğim zamanlar. Gündemde de Taksim’e cami yapılıp yapılmaması yönünde tartışmalar var. Meydana girdim ve bu kubbeli, minareli(!) yapıyı gördüm. Neyi tartışıyoruz yahu? İşte meydanın en güzel yerinde kocaman bir cami… Alıklığıma yanayım. İşin hakikatini ancak yanına kadar gidince anladım. İstiklal Caddesindeyiz. Son birkaç yıldır hiç bitmeyen bir altyapı çalışması. İş makinaları ve kırıcı delici sesleri. Alt üst olmuş cadde sathına rağmen yine o bilindik kalabalık. ‘Büyük ve kalabalık caddelerin/meşru kılmak istediği ne varsa/Kaçtım/Yakalanmaya duyduğum bir heves ardımda’ dizelerindeki kalabalık. Caddeyi bitirip füniküleri sağımda bırakarak Karaköy’e doğru iniyorum. Solumda girmeye cesaret edemediğim Galata Mevlevihanesi. İnşallah,bir gün ama. Bugünlük kapı eşiğinden selamlamakla yetiniyorum. Ve işte Galata Kulesi. Kule yüksek evet ama öyle ulaşılmaz,kibirli değil.  Ahbap gibi. Meydana kesif bir alkol kokusu hâkim. O…

2016 Alıntıları
ALINTILAR / 28 Mayıs 2017

Bu satırların altında 1 yıl boyunca okumuş olduğum kitaplardan kısa alıntılar mevcuttur.   AMAT-İHSAN OKTAY ANAR(İletişim) İlk kez öldürdüğünde bir değil sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüş olursun. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da… Bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise, kimseyi öldürmüş sayılmazsın. (138) MÜSLÜMANCA YAŞAMAK- RASİM ÖZDENÖREN(İz) Başka bir husus da, arifin muhatabına yaptırmak istediği şeyi, onu azarlayarak, kınayarak ortaya koymamasıdır. Bu işi hal üslubu ile ortaya koyar: yapılmasını istediği hususu muhatabı sanki başından beri yapıyormuş gibi davranır. İnsan başkasında kınanacak bir şey görüyorsa, onun varlığını en başta kendi nefsinde irdelemelidir. (126) EV YAZI TAHTASI-MUSTAFA AKAR(Lamure) Kuş gibi hafif olmalıdır tüy gibi değil( Valery) Modern bina tasarımıyla önce avlularla olan bağı kesildi insan tekinin. Avlu hayattı oysa birkaç kişilik bir bahçeydi.İnsanın kendini güvende hissettiği, doğaya el kadar mesafede oturduğu güzelim avlular şimdi ya tarihe karıştılar ya da yılların, yüzyılların yükünü omuzlamış tarihi yapıların korunağında kendi makus kaderleri ile başbaşa bırakıldılar. Aynalar ve babalar tiksinçtir, ikisi de insanı…

Orada Bir Köy Var
ISINMA TURLARI / 12 Ocak 2017

90’lı yıllarda doğanlar olarak çocukluğu köye değmiş nesillerin sonuncusuyduk. Bizden sonraki nesiller, milenyum çocukları, genelde göç meselesini tamamlamış ailelere doğup büyüdüler. 8 yaşına kadar köyde büyüdüm. O günler, dün gibi anımsadığım taze hatıralardandır. Dışarıdan bakıldığında köy hayatı durgun, sıradan ve sıkıcı gibi görünebilir ama hakikat bunun tam tersinedir. Bu sakin görüntünün altında birçok çeşitlilik ve zenginlik mevcuttur.  Bu zenginliği duyumsayabilecek en uygun yaşlarda idim. Her şeyin oyun ve oyuncak olabileceğini düşündüğüm o mesut yaşlar. Sonra… Sonrası büyüdük işte. Amacım köy iyidir, şehir kötüdür gibi bir denklemi burada işletmek değil. Son zamanlarda türemiş – belki de uzun zamandır vardılar – babadan olma anadan doğma kentlilerin köy romantizmine benzer cümleler kurmak da istemem.  Çünkü bilirim ki köy hayatı aksettirildiği gibi romantik değildir. Tersine gayet meşakkatlidir. Geçim zordur; çift emek, ekmek sabır ister. Bugün eker, üç-dört ay beklersin. Mevsim değişir, kış bahara döner, harman yeri kurulur ve nasibin neyse onu toplarsın. Hamuruna kent mayası çalınanlar için bu sabrı göstermek biraz güç olabilir. Bilirsiniz işte, isteğimiz her neyse peşin ve çabuk yoldan olsun isteriz. Bir de işin tevekkül boyutu var. Sen ektin, çiftini kazdın, otunu yoldun, gübresini verdin ama bakalım ne eyleyecek mabut. Öyle ya, vermezse mabut n’eyler mahmut.  Her meselede olduğu gibi burada…