Bir Gün; Dört Mevsim
ISINMA TURLARI / 15 Aralık 2019

Ümraniye’de sonbahar, metrobüste yaz, Esenyurt’ta kış ve ofiste ilkbahar! İşbu yazı sıradan bir bir mesai gününde işe giderken yarımşar saat aralıklarla dört mevsimi art yaşadıktan sonra yazılmıştır. Yolu birkaç safhada incelemekte fayda var. Öncelik Ümraniye Metrosu safhasında. Gayet  ferah bir biçimde Altunizade’ye ulaşabiliyorsunuz. İtişsiz, rekabetsiz, sakin. Ne oluyorsa Altunizade’de metrobüs durağında oluyor. Durağın henüz girişinden başlayan yoğunluk, itiş kakış derken genelde durağın sonuna tesadüf eden nispeten boş bir araçla karşıya Zincirlikuyu’ya kendinizi atıyorsunuz. Burada mahşeri kalabalık, zorlu bir mücadele beklerken, o da nesi, bomboş bir Zincirlikuyu! Tabii burada yönünüz mühim. Benim yolculuğum yoğunluğun tersi istikametinde olduğu için böyle. Yoksa karşı tarafta olsam gerçek bir savaşla karşı karşıyaydım. Çok zorlanmadan, bir İstanbul beyefendisi edasıyla metrobüste yerinizi alıp gideceğiniz yere kadar rahat bir yolculuk yapabiliyorsunuz. Metrobüsün içi sıcak fakat bir yandan da soğutucu klimalar ense kökünüze doğru çalışıyor. Sıcak soğuk derken hastalanmamak elde değil. Derken boğazlar hafif hafif hassasiyet göstermeye başlıyor. Yıkılma sakın! Metrobüsün ardından bir de otobüse binmek zorundayım. Son aktarma ile yaklaşık iki saatlik bir yolculuğun ardından hedefime varıyorum. Alt geçitten, meydana doğru çıkmak isterken küçük bir meteorolojik sürpriz: sağanak yağmur! Yağmuru fark ettiğim ilk anda geri dönmek istesem de yukarı yönlü yürüyen merdivende olduğum ve her geri inmeye çalışmamda…

Yolda
YOL HİKAYELERİ / 24 Ağustos 2016

  O gün işe gitmek üzere metrobüsün en arka köşesine kurulmuş, oturacak yer bulmuş olmanın keyfini sürüyordum. Birkaç durak sonra yanıma bir anne ve küçük çocuğu oturdu. Çocuk, yaşının gereği epey hareketli ve neşeliydi. Etrafını gözlemliyor ve annesine sürekli sorular yöneltiyordu. Bense bir yandan Savaş ve Barış’ı okurken, bir yandan anne ve çocuğun diyaloğuna kulak misafiri olmaktan kendimi alamıyordum. Bu esnada  metrobüsün ön tarafından elinde bir kağıt mendil bulunan ve bunu sırayla tüm yolculara uzatan, tahminen yanımda oturan küçük çocukla aynı yaşlarda bir çocuk bize doğru geliyordu. Sıra bana gelip,  alır mısın anlamında mendil uzattığında  teşekkür ederek istemediğimi söyledim. Hemen sonra yanımda oturan anne ve çocuğuna da uzattı. Anne cebinden bir miktar bozuk para çıkararak çocuktan mendil satın aldı. Mendili satan çocuk,  bu metrobüsteki görevini tamamlamış olmanın sevinciyle ilk gelen durakta inerek, arkadan gelen diğer araca bindi. Mendil satan çocuğun inmesinin ardından anne, çocuğuna dönerek; ‘ görüyor musun senin yaşında bir çocuk fakat mendil satmak zorunda,ne kadar zor değil mi’ dedi.  Kulağım bu cümleye şahitlik ederken hemen ardından gözüm Savaş ve Barış’ta geçen şu cümleye takılıp kalıyordu :  ‘Sık sık düşünürüm ki, diye devam etti, sık sık düşünürümki…Dünyada mutlulukların dağıtımı bazen çok haksız oluyor…’(*) Kitabı kapattım ve yolun geri kalanını…