Bu Neyin Savaşı
KUMRULU SOKAK / 5 Ocak 2017

Yazı dizisinin ilk yazısı: Bu Neyin Kafası Yazı dizisinin ikinci yazısı: Bizi Neyle Korkutuyorsunuz   Kumrulu ahalisi beklemekten bitap düşmüş, ‘nerede kaldı o yiğit’ diye inim inim inliyordu. Bıçak kemiğe dayanalı çok olmuş, sabır taşı da çatlamak üzereydi. İşte böyle çaresiz bekleyişten taş kesildiğimiz bir günde, bakışların üzerimde yoğunlaştığını hissettim. Kafamı kaldırdım ve arkadaşlarıma baktım. Ne oluyordu yahu? Aklımdan geçenle başıma gelenin aynı şey olduğu gerçeği ile yüzleşmem çok uzun sürmedi. Ev ahalisi fedai olarak beni seçmiş, kınalı kuzu gibi bir kenara ayırmıştı. İlk tepki olarak ‘hedef ben miyim abi, hedef ben miyim’ diye bağırdım ve  ‘hayırrrrr!’ diye yüksek desibelli bir çığlık attım. Civar evlerden sesimi duyan komşular bu sefer de çığlığımdan dolayı kapıya dayanmıştı. Sanki bizim için sürekli kapımıza dayanan birilerini görmek mukadderdi. İlk şoku atlattıktan sonra görevden kaçacak yer olmadığını anladım. Madem ev ahalisi beni uygun görmüştü, başa gelen çekilir diyerek durumu kabullendim. Hatta ‘ben bu oyunu bozarım’ şeklinde nara attığıma şahit olanlar olmuştu. Artık ‘Tatar Cio’ olarak göreve hazırlanıyor, yeminli hareketimi daha da geliştirmek için çabalıyordum. Yine evde  zırhımla oturup muhtemel cedel için fırsat kolladığım günlerden birinde, Murat  yan taraftaki odada temizlik yapıyordu. Biriyle konuşma seslerini duydum. Evde iki kişiydik, benle değilse kimleydi? Merakımı gidermek için Murat’ın bulunduğu…

Bizi Neyle Korkutuyorsunuz
KUMRULU SOKAK / 31 Aralık 2016

Yazı dizisinin ilk yazısı: Bu Neyin Kafası   Yenibosna, apartman hali, eski binalar, ince duvarlar. Ses yalıtımı diye bir şeyi hak getire. Bu sebeple hiç üst kata çıkmamış olmamıza rağmen evdeki tüm muhabbetlere hâkimdik ve adeta odamızın üstünde bulunan komşu evin salonuna yönelik sürekli bir misafirliğimiz vardı. Üst kat komşularımızın aile içi tartışmaları, çocukları ile yaşadıkları gerilimleri, takip ettikleri TV dizileri, müzik zevkleri… Üst katta ne pişiyorsa bizim odamıza o düşüyordu. Tam tersinden bakacak olursak bizim odada gürültü nev’inden ne oluyorsa yukarı o çıkıyordu. Üst komşumuz ilk kez kapımıza dayandığında, ‘evde flüt çalan biri mi var’ şeklindeki sorusuna, ‘hayır, evde flüt çalan biri yok’ şeklinde kıvrak bir yanıt verdim. Yalan değildi, evde flüt çalan biri yoktu! Üst komşumuzun ilk tehlikeli atağını usta bir hamleyle katımızdan uzaklaştırmıştım. Mağrur bir ifadeyle kapıyı sertçe kapamış, o anda kafamda çalmaya başlamış olan Dombıra müziği eşliğinde odama  geçmiştim. O sıralar her şeyden habersiz zafer tamtamları çalarken, bunun önü ardı kesilmeyecek üst kat teyzesi akınlarının birincisi olduğunu nereden bilebilirdim! Bir kere onun adı neydir. Üst kat teyzesine ilk nemi buradan kapmıştım. Flüt neymiş yahu. Yani flüt ney değilmiş aslında, flüt flütmüş ney de ney. Aman, neyse ney! (Bknz. Ney İsmi Üzerinden Türetilmiş Espriler Antolojisi, s.79) Çalışmam…

Bu Neyin Kafası
KUMRULU SOKAK / 26 Aralık 2016

Kişisel tarihim için uzun, genel tarih için kısa bir zaman; 5 yıl kadar önceydi. Kumrulu Sokak’ta ikamet ettiğimiz günlerden birinde, ev arkadaşım Mehmet Berkun ney üflemeye başlamıştı. Ben de ondan görerek heves ettim. Heves bu, kırk şair bir araya gelse tarif edemezmiş. Madem öyle, hevesimle arayı hoş tutmak gerekir dedim ve ben de kendime ney ısmarladım. Neyi ilk kez elime aldığımda heyecanlıydım; yeni bir şey aldığınızdaki o bilindik heyecan. Bu heyecanıma eşlik eden bir de kaygım vardı. Çünkü Mehmet Berkun, neyim Sakarya’dan gelene kadar bir dolu hikâye anlatmıştı. Çoğunluğu fantastik, romantik ya da bir mesajı olan hikâyelerin içinde benim için kaygı verici olanları neyden ilk sesin çıkarılması ile alakalıydı. Rivayet odur ki; bu süreç kişiye göre değişkenlik arz edermiş. Kimi adaylar üç dakikalık, kimileri üç saatlik, kimileri ise üç aylık bir uğraşının ardından ses çıkarabilirlermiş.  Kendimi pek de maharetli hissetmediğim bir alandaydım ve en kötü ihtimale odaklanmıştım: üç ay! Neyi elime aldım. Birkaç kez evirip çevirdim. Doğru tutuş ve doğru üfleme pozisyonlarına çalıştım. Mehmet Berkun kardeşimin de himmetiyle birkaç denemenin ardından doğru açıyı bulup üflediğimde ilk kez ses çıkarmayı başarmıştım. Yüzümde sevinç ve şaşkınlık karışımı bir ifade kamera kayıtları ile sabittir. Canım sıkıldıkça arada açıp izlerim. Yüzde oluşan o ifade,…

Kalorifer Böceği Günlükleri- Return(2)/ Murat ŞENTÜRK
KUMRULU SOKAK / 26 Kasım 2016

  Tek bir böcek bacağı bile görmeden tam 2 sene geçirdik dostlarım. İşte “Altın Yıllarımız” o döneme denk geliyordu. Ekmeklerimizi bayatlayana kadar yiyor, bayat ekmekleri ıslatıp kuşlara veya köfte yapacak komşu analara, analarımıza veriyorduk. Erişte poşetlerimiz asla delinmiyordu. Çamaşır makinesinden çıkardığımız çamaşırlarımız temizdi bu dönemde. Kulağımıza kaçmaya yeltenen bir şeyler yoktu. Kimse buzdolabındaki reçele pusu kurmuyordu. Çöp kutumuzda sadece çöp vardı. Düşünün artık ne kadar mutlu ve huzurlu geçtiğini bu iki koca yılın. 17 bin 532 saat be dostlarım, az değil yani… Bu dönemde evimize yeni yeni dostlar teşrif etti, içimizden ağlayarak yuvadan uğurladıklarımız oldu. Göbek ata ata everdiklerimiz oldu. Rusya ile aramızda gerginlikler oldu. Sonra, barışmalar oldu. Michael Phelps’in nur topu gibi yeni madalyaları oldu, Burak attı gol oldu… Ve o gün, o kara gün… Tam tarihi inanın anımsayamıyorum, ancak Ekim veya Kasım ayları civarındaki bir gündü, Kumrulu Sokak maceramızın mecburen sona erdiği bu kara gün… Bu maceranın bitmesine sebep olan o lanet yumurtayı inanın fark edemedik dostlarım, onun çatlamak üzere olan bir böcek yumurtası olduğunu fark edemedik. Sadece, masumane bir şekilde, evdeki ve buzdolabındaki tüm kullanılmayan şeyleri, sonbahar temizliği kapsamında mutfaktaki çöpe atmıştık, tek suçumuz buydu işte… Tüm ev ahalisi son bir İstanbul turu yaparken, o çöp poşetindeki…

Kalorifer Böceği Günlükleri- Return(1)/ Murat ŞENTÜRK
KUMRULU SOKAK / 10 Kasım 2016

Gün 1223: Evet, bu kadar uzun sürenin ardından geri dönmek ilginç bir duygu. Aradan geçen 1000 küsur lanet günde çok şeyler oldu, ah dostlarım! Hepsini yazmıştım, inanın bana, her detayı en ince noktasına kadar not almıştım bu günlüklere. Ama yediler dostlarım, tüm sayfaları yediler anlıyor musunuz? İlk günlere ait sayfaları koyduğum dosyanın kabına fazla zarar verememişler. Bu pisliklerin mutfak tezgâhında kafam kadar delik açtığını gören bu gözler, inanın çok şaşırdılar halen sağlam olan birkaç sayfayı görünce. Elimde lav silahıyla kendime koridor aça aça aldım sayfaları ve bir daha geri dönmemek üzere uzaklaştım oradan… Sonraysa ilk işim bunları, ilk günleri yayımlamak oldu. Tüm insanlık bilmeliydi. Şimdi ise onlardan çok çok uzakta, kendimi güvende hissettiğim yanılgısıyla bu satırları yazıyorum. Aradaki tüm önemli olayları size aktarmaya çalışacağım. Beni bu çukurda bulup ellerimi de yeseler, dilimi de parçalasalar anlatacağım, son ana kadar anlatacağım dostlarım. Share This:

Kalorifer Böceği Günlükleri(5) /Murat ŞENTÜRK
KUMRULU SOKAK / 23 Ekim 2016

Gün 54: Dış seyahatlere çıktığım gerçeği ile şehrin şu anki durumu her ne kadar örtüşüyormuş gibi görünse de, iki duruma da provokasyonlara gelmeyen bir tutum içinde yaklaşmak lazım gelir. Bu seyahat zaten olacaktı, çeşitli temaslarda bulunulması gerekiyordu. Kimse bundan nemalanmaya kalkmamalıdır. Aylarca süren iyi izlenimlerin böyle basit bir olayla kaybolmasını istemeyiz. Yıllarca halkın, haşerenin, haşeratın dostu olmuş, bir karıncayı bile incitmemiş bizlere karşı takınılan bu tutum, hepimizi derinden üzmektedir. Yok gaz, yok orantısız terlik güçleri, yok ilaçlı su karışımları, yok kimyasal… Biz zamanında karınca yuvalarına denk geldiğimizde otobanların gidişatını değiştiren, tek bir sineğe zarar verirsek ekosistemde yaşanacak çöküntünün farkında olduğumuzdan her tarafımız kızarıklık içinde gezen, tuvalet köşelerinde bize de bir parça lokma diye dilenen garip gureba örümceklerin ağlarına eceliyle ölmüş karasinekleri atan bir neslin temsilcileriyiz. Biz büyüklerimizden böyle gördük, haşerata yardım bizde adettendir. Ancak bu son günlerde yaşananlar bizim sabır sınırlarımızı ölçmek isteyen birtakım bilim adamlarının laboratuar ortamında oluşturdukları bu çapulcu paçavracı zihniyeti tamamen bir bölgeye yönelterek ülkeyi kaosa sürüklemesinden başka bir şey değildir. Bu keşmekeşe izin veremeyiz, ekiplerimiz, böcekle mücadele timlerimiz gereken muameleyi yapacaktır. Mutfak için Çarşamba gününe kadar müsaade tanıyorum. O mutfak Çarşamba boşaldı boşaldı, yoksa biz boşaltmasını da biliriz. Memleketimde yaptığım grup toplantısından bir bölümdü. Eklemek istedim….

Yenibosna’da Bir Bomba
KUMRULU SOKAK / 8 Ekim 2016

Kumrulu Sokak başlığı altındaki ilk yazımı üzücü bir olayın üzerine yazmak istemezdim. Beş yıla yakın ikamet ettiğimiz bu adreste sayısız iyi anımız ve sıcak hikâyemiz vardı. Gönül isterdi ki bunlardan bahsedelim ama bazen motosiklete tuzaklı bir bomba tüm bu yaşanmışlıkları enkaz altında bırakabiliyor. Share This:

Kalorifer Böceği Günlükleri(4) /Murat ŞENTÜRK
KUMRULU SOKAK / 7 Ekim 2016

Gün 39: Direniş sürüyor. Mutfak tamamen onların kontrolü altında. Yemek giriş çıkışı onların kontrolü altında. Hol onların kontrolü altında. Odalara gece operasyonları düzenliyorlar. Özellikle gece yarısından sonra çok büyük çatışmalar çıkıyor. Gaz ve terlikle müdahale orantısız güç olarak kabul edilebilir ancak, ne yapalım? Yataklarımıza girmelerine izin mi verelim yani? Artık yasadışı kimyasal kullanmanın vakti geldi. Gerekli uyarı yapıldı. Bu çapulculara şans tanımayacağız. Kimseden izin veya onay almayacağız. Onları kalıp kalıp sabun yapana kadar uğraşacağız. Hol köşesinden ve duvar deliklerinden odalara sızmaya çalışan böceklere karşı terlik barikatları kurduk. Onları mutfakta kapalı ve kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Üç beş tanesi geçmeyi başarsa da tepkimiz sert oldu. Bu olaylar dış apartmanlarda yanlış yankılara sebep oluyor. Yüksek terlik sesi ve gaz kokusu onların abartılı tepkiler vermelerine sebep oluyor. Bu yanlış anlaşılmanın sebebi tabii ki de dış mihraklar. Böcek ilaçlama şirketinin “Artık bizi arayın da bu işi temizce halledelim.” çağrısına şimdilik kulak asmadığımız için, provokasyonların sayısında net bir artış oldu. Oyuna gelmeyeceğiz. Alnımızın akıyla bu meseleyi çözüme kavuşturacağız. Yöntemlerimiz biraz sert olabilir, eyvallah, fakat yeri geldiğinde bu yöntemler uygulanmalıdır. Her apartman aynı şeyleri yapar. Her daire aynı yöntemlere başvurur. Bu ilaçlar dün de vardı, bugün de var, yarın da olacak. Bu terlikler de aynı şekilde….

Kalorifer Böceği Günlükleri(3) /Murat ŞENTÜRK
KUMRULU SOKAK / 21 Eylül 2016

Gün 3: Yazacak fazla bir şey yok. Sadece 6-8 günlüklerden birini peçeteyle ezmeye çalıştım. Tavsiyem, tam kafaya nişan alsanız dahi her zaman geniş çapta etki oluşturmaya çalışın, çünkü ben öyle yapamadım. Lanet olası hızlı bir refleksle kaçtı. Büyük ihtimal dolabın içinde karanlıkta yaşaması onu çabuklaştırmış. Çamaşır makinesinin içindekilerden çok daha hızlı hale gelmiş. Hemen en ulaşılması güç köşeye hamle yaptı. Elimde peçeteyle öylece kalakaldım. Makarna süzgeci hikâyesi için henüz erken. Sizin bu yazı dizisini okumanızı önleyecek türden bir hikâyeyi anlatmamayı tercih edebilirim sanırım. Bana güvenin, bu lanet şeye inanamayarak okumayı bırakacağınıza eminim. Biraz sabredin çünkü kötü adamlar sandığınızdan çok daha kötü. İki tane lanet sivrisinek yazıyı yazmamı engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sanırım pes edeceğim. Uykumda aşağılık kanımın tadına bakacaklarına eminim. 0 Rh + kanı ne kadar sevdiklerini bilirsiniz. Bu tam da benim vücudumda gezen tür işte 4.gün banyo savaşları, tezgâh canavarları ve daha fazlası, bizimle olun. Gün 4: Kuş kafesinin altındaki boşluğu bu kadar sevdiklerini gözden kaçırmamış olsaydım, önlemimi ona göre alırdım. Lanet kuş beyinliler bu kadar korkak olmasalar ve her terlik darbesinde ciyaklayıp uçuşarak suratımı tüy manyağı yapmasalar her şey daha güzel olabilirdi. Bazen bu lanet sürüngenlerin gerçekten kafaları zehir gibi çalışıyor. Çünkü dinlenme ve saldırı için bir…

Kalorifer Böceği Günlükleri(2) /Murat Şentürk
KUMRULU SOKAK / 13 Eylül 2016

Gün 2: Tuvalette birinin işini bitirdim. Ama kolay olduğunu söyleyemem. Beni çok iyi anlamanız gerekiyor, bu satırları okuyup da benden bu yaratıklar hakkında bilmek istemeyeceğiniz şeyleri yazmamamı bekleyemezsiniz. Bakın bu canlılar ölmüyor! Evet, onları kolayca öldürebileceğinizi düşünüyorsanız aklınızı kaçırmış olmalısınız. Onları bir terlik darbesiyle veya herhangi sert bir cisimle köşeye sıkıştırarak öldürebileceğinizi sanıyorsunuz, buna gerçekten inanamıyorum! Karşılaştığım ne yazık ki haddinden fazla solunum yapmış olanlardan bir tanesiydi. Burada günlerden bahsediyorum, en az 500 saat yani 3 haftalık bir zaman dilimine denk geliyor. Onunla gece 01.00 sularında salon ve mutfak arasındaki koridorun ışığını aniden açınca karşılaştım. İlk tepkim ona dokunmadan mutfağa yönelip bir bardak su içmek oldu. Ancak geri döndüğümde halen tuvalet kapısında olduğunu görünce işin ciddiyetini anladım. Aslında bana 15 günlükten az gelmişti ilk bakışta ama bunun yalnızca genetik bir kusur olduğunu fark ettim. Eğer bir kalorifer böceği ifşa olduktan sonraki 4 saniye içinde kendisine en yakındaki –ki bunun kesinlikle bilincindedir, karanlık deliğe/bölgeye yönelmiyorsa bir şeylerden tedirgin olmaya başlamalısınız. Bu böceğin benim su içtiğim sürede yerinden dahi kıpırdamaması, onun o bölgeyi güvenli saymasına yetecek kadar (3 hafta demiştim) oraya yerleştiğinin ve orayı benimsediğinin bir göstergesidir. Bunu hissetmesine izin verdiğim için kendimi ne kadar suçladığımı tahmin edebilirsiniz sanırım. O anda bu…

Kalorifer Böceği Günlükleri(1) /Murat ŞENTÜRK
KUMRULU SOKAK / 8 Eylül 2016

       Gün 1: İşler iyi gitmiyor. Bugün lâteks eldiven ve birkaç bezin bulunduğu çekmeceyi açtığımda gözle görülür bir bulguya rastlamadım. Ama bezlerden birini elime alınca aşağı düşen minik yavruları gördüm. Tahminim 96 saatlikler. Çünkü saklanma becerileri gelişmiş. Işıksızlığın olduğu yere yönelim ilk 100 saat içinde öğrenilen bir refleks. Alelacele çamaşır makinesinin altına kaçan yavru böcekleri görünce içimi bir tedirginlik kaplamadı değil. Çünkü biliyorum ki bu fırtına öncesi sessizliğin ta kendisi. Büyük şeyler olacak, bunu hissedebiliyorum. Ve tetik çekildiği anda savunmadan yoksun, sonumuzu bekleyeceğimiz duygusuna kapılıyorum. Bu sadece mutfak için geçerli olmayacak, buna da eminim. Yatağımın yanı başında ne kadar da büyük bir koloni yaşadığını algılayabiliyorum. İlk 16 günde acemice davranır ve gelişmelerine izin verirsek, bu sırada ağaçlardan gelen diğer böcekleri ve sezonu açan karasinekleri ve hatta yakında faaliyetlerine başlayacak kan emici sivrisinekleri de işin içine dâhil edersek, büyük bir savaş bizi bekliyor olacak demektir. 18 Mayıs, o günü hayal bile etmek istemiyorum. Umarım yanılıyorumdur. Umarım işler felaket senaryosunda yazılanlara uyarcasına gitmez. Bunu tecrübe etmek için henüz çok erken. Her şey bir tarafa, o sürekli aynı yörüngede dönen karasinekler ve bir adet –tahmin ediyorum merkez bölge olan Fevzi Çakmak taraflarından lodos etkisiyle buralara kadar sürüklenmiş- Apis mellifera carnica (bildiğiniz…

Badem’le Dilruba’nın Tuhaf Hikayesi/Murat ŞENTÜRK
KUMRULU SOKAK / 2 Eylül 2016

  Kumrulu Sokağın (bunun Sokak’ın olarak yazılması gerekse de, bence çok kaba bir görüntü ve okunuş kirliliğine sebep oluyor) Sakinleri’nden ikisiydiler. Hangisi daha sakindi derseniz; sadece sokağın değil, tüm Yenibosna ve belki de tüm Bahçelievler’in en sakin canlısı olarak gözüm kapalı, gagam açık bir şekilde “Badem” derdim. “Boncuk” da diyebilirdim. Çünkü evde yalnız olduğum zamanlar, ikisini de “Boncuk” diye çağırırdım. Tüm muhabbet kuşları “Boncuk”tur benim gözümde. Ailemizde mesela, gelenekti eve her alınan yeni kuşun adının “Boncuk” konulması… “Dilruba” diye de kuş mu olur ya bu arada? Belki de bu kadar aksi olması, tabiri caizse psikopata bağlaması bu yüzdendi be. İsim travmasıydı hepsi. O masuma “Boncuk” deselerdi en başından itibaren; bence ne kendi yumurtalarını çatlatıp yerdi, ne de insan ellerini. Ellerimize eldivenler, çoraplar geçirip yakalamaya çalışmazdık onu; kendiliğinden giriverirdi yuvasına. Kuşta isim önemli. Badem arkadaşımız her şeyiyle tam bir beyefendi, bir centilmendi. Elleri ısırmaz, bilakis bu zamanları boyun kaşıntısını dindirmek için bir fırsat olarak görürdü. Biz de onun fahri kaşıma sopalığını yapardık. Boynunu bir o yöne, bir bu yöne çevirir, gözleriyle (konuşmayı öğretemedik ya da şivesinden dolayı ne dediğini asla anlayamadık) derdi ki; “Kaşıyın hacı”. Başka ne yapardı, her tarafa pislerdi. Sonra mazlumları oynar ve kendini affettirirdi her defasında. Başka, uçardı…