Otomatik Düşünceler ve Otomatik Kapı
YOL HİKAYELERİ / 2 Aralık 2016

  Psikolojik literatürde Bilişsel Davranışçı terapi yönteminin ortaya koyduğu ve seanslarda üzerinde çalıştığı otomatik düşünceler kavramı epeydir ilgimi çekiyor. Otomatik düşünceler; bir kişi, olay ya da durum hakkında zihnimizde aniden beliren, ‘kontrolümüz’ dışında gelişen, tutum ve davranışlarımızı yönlendiren düşüncelerdir. Bu düşünceler bir refleks gibi ortaya çıkar. Terapi desteğiyle ya da kişisel içgörü ile fark edilene kadar bu kontrol dışı halini muhafaza eder. Bu sebepten ötürü ‘özerk düşünceler’ de denebilir. Örneğin, kitap okurken yanına gelip gülerek  ‘ne yapıyorsun’ diye soran bir arkadaşına öfkeli yanıt veren birinin ‘alay ediliyorum’ şeklindeki otomatik düşüncesi aktif hale gelmiş olup bu yüzden arkadaşının davranışıyla orantısız tepki göstermiş olabilir. Dün gece işim gereği polis merkezinin giriş kapısının önüne aracımı çekmiş, içinde bekliyordum. Hava epey soğuktu, klimayı açtım. Hafiften kemiklerimin ısındığını ve yavaştan mayıştığımı hissetmeye başladım. Saat tam gece yarısında girişteki kontrol noktasından hırpani kılıklı fakat neşesi çok uzaktan bile fark edilebilen bir hanım girdi. Halindeki tuhaf tezatlık dikkatimi çekti ve gelmeye hazırlanan uykum geri gitti. ”Acaba ne olmuştu da yolu karakola düşmüştü? Aile içi şiddete mi maruz kalmıştı, oğlu uyuşturucuya mı başlamıştı, evine hırsız mı girmişti, neydi? Eh ablacım iyi güzel de, sen şimdi içeri gireceksin, bakalım hangi asık suratlı memur senin pejmürde kıyafetine ve toplumsal statüne…

Le Mancha’lı Don Kişot’tan Alasonyalı Murtaza’ya
ISINMA TURLARI / 22 Kasım 2016

Orhan Kemal’in Don Kişot’u diye anılan Murtaza isimli romanını okuma fırsatım oldu. Murtaza ilk yayınlandığında uzun öykü denebilecek vasıfta iken, Orhan Kemal tarafından başına ve sonuna birer bölüm eklenerek romanlaştırılmış, bu yeni haliyle yayına sürülmüştür. Murtaza, idealizmi uçlarda yaşayan, zamanında almış olduğu kursa ve amirlerinden aldığı disipline o kadar inanmış bir karakterdir ki hayatının her alanında ve her anında ‘asil’ duruş sergilemek için çabalar. Asaletini, Balkan Savaşı’nda şehit olan dayısı Kolağası Hasan Bey’in kanından alır. Etrafındaki tüm insanlarla çatışmalı haldedir Murtaza. Roman boyunca Kapıcı Ferhat dışında herhangi bir karakterle sağlıklı bir iletişimi olmadığını söyleyebiliriz. Mıntıkasında olup biten her şeye karışır, onun yetki ve sorumluluk alanına girmeyen konu yok gibidir. Mesela yarına iş yetiştirmeye çalışan ve uyumayan bir ev halkını yatağa gönderme yetkisini kendinde bulur. Herkesten disiplin ve görev bilinci bekler. Kendince bir aksaklık gördüğünde görev ve yetkisini aşsa bile düzeltmeye çalışır. Diğer insanların görevlerini peynir ekmek gibi bellediklerini söyler durur.  Ona göre diğer insanlar  ‘amirlerinden hem disiplin hem de kurs almamışlardır, ayrıca Kolağası Hasan Bey’in soylu kanını da damarlarında taşımıyorlardır.’ Vazife demek Murtaza, Murtaza demek vazife demektir. Sadece insanlardan değil, mıntıkasındaki hayvanlardan bile disiplin bekler Murtaza. Dişine göre bir şeyler bulma umuduyla çöpü deviren ve dolayısıyla sokakları kirleten kedilere savaş…

Yazı,Sabır ve Sebat Üzerine
ISINMA TURLARI / 17 Kasım 2016

İstikrar, devamlılık ve birikimli ilerleme konularında epey sorunlu bir dönem geçiriyorum. Sanırım her zaman böyleydim. Bugün Ahmet Muhip Dıranas’ın Emin Bülend hakkında yazmış olduğu yazıya rast geldim. Emin Bülend’in Dıranas’ı etkileyen dizeleriyle bezeli yazının sonlarına doğru şair için, ‘Ne yazık ki yaradılışının ona kolayca vaat ettiği merhaleye, ister mütevazı mizacı, ister kendisine karşı garip güvensizliği, ister sevki talih yüzünden olsun, ama varamamıştır’ tespitinde bulunuyor. Emin Bülend’i tanımıyorum, bize kadar ulaşabilmiş bir şair değil ama kendisine karşı hissettiği garip güvensizlik duygusunu gayet iyi tanıyorum. Kişinin kendine güvenmesi veya güvenmemesi, bütün mesele buymuş gibi hissediyorum. Bu güvensizlik beraberinde yarım kalan işleri getiriyor. Bu zamana kadar bir hevesle başlayıp devamını getirmediğim işler… Bir dönem ney üflemeye merak salmış, kendime bir ney edinip kursa yazılmıştım. Nedendir bilinmez o dönem kursa devam edemedim. O zamanlar sebepleri üzerine pek düşünmemiştim ama şimdi daha iyi anlıyorum meseleyi. Çünkü kursun ilk haftasında hoca, her bir notayı bir hafta boyunca üflememizi istemiş, haftası dolmadan diğer notaya geçmememizi salık vermişti. Böylece sesler oturacak, düzgün ve dik çıkan seslerden sonra eser icra etmek çocuk oyuncağı olacaktı ama olmadı. Çünkü nereden baksanız 1,5-2 ayımı alacak bir çalışmaydı, ‘bir an evvel olsun’ diyen tez canlı yanım galip geldi ve bu sabrı gösteremedim. Dolayısıyla…

İkinci El Hayat
ISINMA TURLARI / 6 Kasım 2016

Uzun süredir evde kullanmak üzere bir çalışma masası arıyorum. Uygun fiyatla kalitenin kesiştiği noktayla gözlerimi şu ana kadar buluşturamadım. Aklıma ikinci el eşya satan dükkânlar geldi. Tıpkı bekâr evinde otururken bir eşyaya ihtiyacımız olduğunda bu dükkânların kapısını çaldığımız gibi… Pekâlâ, hem evimin ihtiyacı olan eşyaları buralardan temin edebilir, hem de ev ekonomisine küçük bir katkıda bulunabilirdim. Neden sonra içime ‘evli evinde ikinci el eşyanın ne işi var’ isimli bir kurt düştü. Hem millet ne derdi? El âlemin kullandığı eşyanın evimde ne işi vardı? Etrafımda evlenen hemen herkesin eşyaları gıcır gıcırken, benim evimde ‘eski’ eşya ne arıyordu? Bu kadar da ihtiyaç sahibi miydim? Hem ikimiz de çalışıyorduk, bu kadar parayı ne yapacaktık? Kafamda resmen dedikodum yapılıyordu. Şükür ki ihtiyaç sahibi değildim Bu zamana kadar girdiğim dükkânlarda zikredilen fiyatları ödeyecek maddi imkâna da sahiptim ama ne gerek vardı. Benim için öncelik işleviydi. Yere sağlam basması ve hoş bir sathının olması yeterliydi. Zaten bir masa en fazla ne kadar mükemmel olabilirdi ki. Estetik tarafı asla göz ardı etmiyorum. Göze hoş gelen bir masa; sizi başında oturmaya, üzerinde zaman geçirmeye, en nihayetinde çalışmaya davet eder. Bu durum işime gelir, isteğimi kamçılar. Ama en nihayetinde bir masanın yapabileceği iş bellidir. Aklımın odalarında hummalı bir çalışma…

Pencere
SAĞ BIRAKAN NEDENLER / 27 Ekim 2016

Dün, nereden geldiği belli olmayan ani bir istekle evin düzenini değiştirme kararı aldık. Eşyalarla kısa süreli fakat yoğun bir mücâhedenin ardından onlar da biz de sükûta erdik. Bu ansızın gelen değişimin sonrasında biraz soluklanmak adına kanepeye oturduğumda evin içinde yeni bir masa ve yeni bir pencerenin belirdiğini fark ettim. Bunlar yeni alınan veya sonradan eklenen eşyalar değildi. Pencere, bu ev inşa edildiğinden beri oradaydı, masaysa eve taşındığımızdan beri… Fakat fark edilmeleri ve yeniden hizmetimize girmeleri için nasip bugünmüş. Masanın geldiği anlamlar üzerine müstakil bir yazı yazmıştım. Bugün de sağ bırakan nedenler başlığı altında pencereye değinmek istiyorum. Evimiz; uzun ince bir apartmanın son katına konuşlu, bir artı bir odadan ve geniş bir terastan ibaret. Gökyüzünün sansürsüz olarak izlenebildiği bu teras; yaz boyu peyderpey getirdiğim taflan, dağ sarmaşığı, fesleğen, sardunya, faredişi, ortanca gibi çiçekler sayesinde adeta kendine has bir bitki örtüsüne büründü. Bu örtünün davetiyle kırk ayaklı bir tırtıl, evi Nepal’de kalmış Slovakyalı bir salyangoz, can can bir solucan, soyunun pidgeotto’dan geldiğini düşündüren ve kısa sürede buraların müdavimi olan guguk kuşu ve bir takım küçük,şirin böcekler terasımıza peyderpey yerleşmeye başladı. Bu böcekler sakın kalorifer böceği günlüklerinde adı geçenlerle karıştırılmasın. Bunlar küçük,tatlı ve masum böcekcikler. Onlar ise zombi taifesinden bir türdü. Bizim evden…

Yenibosna’da Bir Bomba
KUMRULU SOKAK / 8 Ekim 2016

Kumrulu Sokak başlığı altındaki ilk yazımı üzücü bir olayın üzerine yazmak istemezdim. Beş yıla yakın ikamet ettiğimiz bu adreste sayısız iyi anımız ve sıcak hikâyemiz vardı. Gönül isterdi ki bunlardan bahsedelim ama bazen motosiklete tuzaklı bir bomba tüm bu yaşanmışlıkları enkaz altında bırakabiliyor. Share This:

Kalender İbrahim Abi
YOL HİKAYELERİ / 30 Eylül 2016

  Son günlerde Baltalimanı sahilinde umduğumuzu bulamadık. Yer yarılmıştı da bütün balıklar o yarıktan kaçmıştı sanki. Oysaki yarım kilo istavrite fit olmaya hazırdık. Beklediğimiz emin olun bundan fazlası değildi. Ne çapariler zayii ettik, ne kurşunlar dibe taktık… Her şey hepi topu çekeri yarım kilo balık içindi. Ama ne çare, oltamıza bir tanesi bile uğramadı. Bıkkınlık ve kızgınlık karışımı bir ruh hali ile nerede yanlış yaptığımızı sorgulamaya başladık. Evet, henüz acemiydik, bazen çapari kancalarımızı kapalı vaziyette körü körüne suya yolluyorduk. Evet, kimileyin takımlarımız denizdeyken çapari balıkçılığının ruhuna uymayacak sertlikte hareketler yapıyorduk. Ama olsundu, en azından bir tanesi oltamıza takılırdı değil mi? Tekniğimizden, acemiliğimizden ya da kullandığımız takım gibi bizden kaynaklı değişkenlerden çok daha önce bir gerçeği kabul etmek gerekirdi ki denizde balık yoktu. Kısaca ortada tipik;  vermeyince Mabut, neylesin Mahmut durumu vardı. Büyük balıklar ortaya çıkınca, küçük balıklar  buldukları ilk deliğe saklanmışlardı. Yorulmaya başlamış, dahası balık tutabileceğimize dair inancımızı yitirmeye başlamıştık. Psikolojik üstünlüğü yitirdiğimiz böyle bir anda ani bir hamleyle yerimizi değiştirmeye karar verdik. Kalender sahilini keşfimiz, işte böyle bir ahvâl ve şeraitte gerçekleşti. Kalender Sahili, Tarabya ile Yeniköy arasında konuşlu, Cumhurbaşkanlığı konutunun hemen önünde bulunan, sırtını gür bir koruya yaslamış, küçük ve samimi bir sahil kesimi. Ün yapmış diğer sahil ve koylar gibi…

Baltalimanı Kanunları
YOL HİKAYELERİ / 18 Eylül 2016

              İşbu yazı, Baltaliman’ında gözlemlediğim ve aşağıdaki şekliyle derlediğim birkaç öznel kuraldan ibarettir.   Kural 1: Olta balıkçılığı;  büyük heveslerle gelip eli boş dönmeler, nice çapariyi ve oltayı zayii etmeler,  kancayı balığa takacak yere çokça eline, yüzüne ve kıyafetine takmalar gibi bir bedeli olan tecrübelerle öğrenildiği için usta balıkçılar da yanlarına birkaç püf nokta öğrenme umuduyla yanaşan çaylak balıkçılara ilk etapta pek yüz vermezler. Zannımca onların da bedel ödemesini ve bir mesafe kat etmelerini isterler. Bu yüzden usta balıkçıların soğuk ve aldırmaz tavırları anlaşılabilir bir durumdur.   Kural 2: Hiçbir balıkçı mesken tuttuğu alana yeni bir balıkçı gelmesinden hoşlanmaz. Gelen balıkçının; kısa mesafe istavrite atacak çaylak bir balıkçı olması bile ortamı ısıtmaya yetmez. Usta balıkçı olarak sizin hâl ve hareketlerinizden bağımsız, sadece yanına sandalye açmanızdan ötürü ‘a priori’ olarak kıl kapmıştır bile. Panikleyip alınganlık etmeyin. Her ne kadar bu ilişkiye eksilerden başlıyor olsanız da bu durumu tersine çevirmek sizin elinizdedir. Size aşinalığı arttıkça, sonraki günlerde sizi yine aynı yerde gördükçe umulur ki aradaki buzlar erimeye başlasın.   Kural 3: Usta balıkçılar özellikle gün doğumu ve gün batımı gibi balıkçılıkta kritik zaman eşikleri olan bu anlarda çinekop, lüfer, izmarit gibi görece büyük deniz balıklarına uzun mesafe atışlar yapmaya başlarlar. Oltayı atıp,…

Baltalimanı Günlükleri (1)
YOL HİKAYELERİ / 12 Eylül 2016

     GÜN 1: Boğaz, Marmara’dan Karadeniz’e varıncaya kadar nasıl kıvrımlıysa, ona inen yollar da kıvrım kıvrımdı. Hisarüstü’nden boğaza doğru sallanarak Emirgan’da soluğu aldım. Aklımın estiği yönü hedef seçip yürürken, esnafa yol soran birinden cesaret alarak ani bir kararla aynı esnafa buralarda olta ve çapari satan bir yer var mı, diye sordum. Beni, on metre ilerideki küçük pasaja yönlendirdi. Uzun süredir kafamda bir olta almak fikri vardı ama bugün için herhangi bir şey tasarlamamıştım. Dükkâna girdim, sadece oltalara bakıp bir piyasa yoklaması yapacaktım. İçeride aynı yaşlarda olduğumuzu tahmin ettiğim iki arkadaş beni karşıladı. Olta balıkçılığına yeni başladığımı, daha önce sadece bir kere balığa çıktığımı hemen oracıkta söyledim. Bu gerçeği keşke bu kadar erken söylemeseydim. Balıkçılık ve oltalar hakkında hiçbir şey bilmediğimi öğrenmiş olmaları olta ve malzemeleri için fiyat verirken onları büyük ölçüde rahatlattı, yüzlerine yayvan bir gülümsemenin oturmasına vesile oldu. Toy bir olta balıkçısı adayıyla muhatap olmanın verdiği rahatlıkla bana dükkânlarında bulunan olta çeşitlerinden göstermeye başladılar. İlk olarak,  plastik türevi bir maddeden imal edilmiş bir kamış çıkardı. Başlangıç aşamasında bu kamışı tavsiye ettiğini söyledi. Kamışı elime aldım, evirdim çevirdim. Anlıyormuşçasına baktım fakat anlamıyordum. Karpuz değildi ki vurasın, yumurta değildi ki sallayasındı. İlk izlenimim olimpiyatlardaki sırıkla atlamacıların sırıklarına benzediği şeklinde oluştu….

4.Devriye
SAĞ BIRAKAN NEDENLER / 9 Eylül 2016

Bir süre önce bilgisayarda müzik dinlerken çalma listemde daha önceden alınmış bir ses kaydı dosyasına rastladım. ‘Ses 007’ isimli bu kaydı açtığımda epey şaşırdım. İçtima alanını terkedip, 4.Devriye alanında dolaşırken izlenimlerimi kaydettiğim 2011 yılına ait bu ses kaydını o tarihten beri hiç dinlememiştim. Dinledikten hemen sonra karar verdim ki sağ bırakan nedenlerin ikinci yazısı kesinlikle 4.Devriye olmalıydı. 2011 Mayıs ayı, Samsun Polis Okulu. Yaklaşık 1000 öğrencinin eğitim gördüğü, eğitmenler ve görevlilerle beraber bu sayının zaman zaman 1200’lere çıktığı, etrafı yüksek duvarlarla ve dikenli tellerle çevrili, giriş-çıkışların belirli gün ve saatler aralığında sağlandığı, hal ve hareketlerinin bir üst tarafından sürekli kontrol edildiği, dalgınlıkla elini cebine götürme gafletinde bulunursan anında ‘çıkar elini cebinden’ uyarısıyla karşılaştığın, emirle kalkıp emirle yattığın, emirle acıkıp yemeğe çıktıktan sonra, senin için karar verilmiş zaman dilimi kadar istirahat ettiğin, hatta senin için ön görüldüğü kadar kitap okuduğun bir ortamdan söz ediyoruz. Yani iradeyi yedeğe aldığın, itaat edenin rahat ettiği, askerlik benzeri bir ortam. Hatta aynı işin lacivert üniformalısı. Bu okulun iki tane  kilit alanı var. Bunlardan biri içtima alanı, yani toplanma alanı. Diğeri ise 4. Devriye alanı, kendini topluluktan biraz olsun ayıklayabildiğin alan. İçtima alanı okulun merkezinde teşekkül etmişken, 4. Devriye alanı 164 dönümlük  arazinin en uç noktasında…

Şemalarım ve Tuğba
ISINMA TURLARI / 6 Eylül 2016

      ‘Olaylar yoktur, anlamlar vardır.’ Bu sözü çok uzun bir süre bir kişisel gelişim kitabında okumuştum ve o gün bugündür her seferinde doğrulandığına şahit olurum. Psikolojik literatüre ait ‘şema’ kavramı, yaygın deneyimler sonucu oluşan, dış dünyada algıladığımız tüm girdileri  anlamlandırmamıza yarayan soyut sınırlardır. Şemaları çoğunlukla doğrudan elde edilmiş tecrübeler yahut dolaylı yoldan elde edilen duyumlar besler, genişletir, belirginleştirir. Örneğin, yeni bir insanla tanıştığımızda, daha önce tanıdığımız tüm insanlarla ilgili şemalarımız aktif hale gelir ve o kişiyi kendimiz bu şemalarımızdan en uygun olanının sınırları içerisine almak isteriz. Bu süreç, beynin ışıktan hızlı düşünme çabukluğunda ve çoğunlukla bilinçdışının yardımıyla gerçekleşir. Bilinçdışının varlığından söz etmek suretiyle aslında ilkel beynin ilkel şemalarına da söz hakkı doğmuş olur. Evet, her şemamız mantıklı ve çelişkiden uzak bir biçimde örgütlenmemiştir. İlkel, çarpık ve mantıksız örgütlü şemalarımız da vardır ve bu şemalar kişilerarası ilişkilerimizi doğrudan etkiler. Literatüre haddinden fazla daldığımın farkında olarak yazımın başlığından devam edeyim: Şemalarım ve Tuğba. Bugün öğle civarı işe vardığımda eşimden uzunca bir mesaj aldım. O an işlerimin yoğunluğundan dolayı okuyamadım fakat daha sonra uygun bir zamanı bulup okuduğumda gülümsedim ve kısa bir cevap yazıp telefonu kapattım. Farkında olmadan yazımın konusu olmuştu. Dün akşam ekip arkadaşlarımla görüşmek üzere dışarı çıktığımda eve geç kalacağımın…

Masa
SAĞ BIRAKAN NEDENLER / 1 Eylül 2016

Bir hafta kadar önce şu notu almış ve tam karşıma asmıştım: ‘Bu masada kalmak hayatta kalmaya eş değer bazen.’ Hepimizin gündelik hayatın akışına kapıldığımız ve bu rutini bozacak iradeden yoksun olduğumuz zamanlar olmuştur. Dönem dönem bana da uğrar bu hâl, taun gibi çöker üzerime. Herhangi bir mukavemetle karşılaşmazsa uzunca bir süre gitmek nedir  bilmez. Özellikle yoğun çalıştığım, evi sadece otel mahiyetinde kullandığım zamanlarda, mânen gerilediğimi ve içimde çürüyen bir şeylerin olduğunu hissettiğimde masanın benim için önemini fark etmeye başladım.  Bu yüzden sağ bırakan nedenlere ilk olarak masayı yazarak başlamak istedim. Kumrulu Sokak günlerinde, sade bir çalışma masası olarak başladığı hikayesine zamanla notlar, yeni kalemlik, kalemler, sarkan tespih, köstekli saat, gaz lambaları, okunmak üzere raftan inen kitaplar, yıldızlar ve günlerin şahidi defterler dahil oldu. Üzerinde misafir ettiği her yeni nesneyle daha da zenginleşen bu masa, benim için madde halinden sıyrılarak mana haline gelmeye başladı. Şöyle ki masanın başında oturmam demek, aynı zamanda hatırlayıp sıkı tutmam gereken meselelerin başına oturmam demekti. Her halime ve her duyguma şahitlik etmek gibi müzmin bir alışkanlığı vardı. Öfkemi de gördü, sevincimi de. Hayal kırıklıklarımı yazarken buradaydı. Temennilerime ve hayallerime bir ‘amin’ de o dedi. Kimi zaman bir gece yarısı günün yorgunluğuyla oturdum başına, kimi zaman bir fecir vakti…

Yolda
YOL HİKAYELERİ / 24 Ağustos 2016

  O gün işe gitmek üzere metrobüsün en arka köşesine kurulmuş, oturacak yer bulmuş olmanın keyfini sürüyordum. Birkaç durak sonra yanıma bir anne ve küçük çocuğu oturdu. Çocuk, yaşının gereği epey hareketli ve neşeliydi. Etrafını gözlemliyor ve annesine sürekli sorular yöneltiyordu. Bense bir yandan Savaş ve Barış’ı okurken, bir yandan anne ve çocuğun diyaloğuna kulak misafiri olmaktan kendimi alamıyordum. Bu esnada  metrobüsün ön tarafından elinde bir kağıt mendil bulunan ve bunu sırayla tüm yolculara uzatan, tahminen yanımda oturan küçük çocukla aynı yaşlarda bir çocuk bize doğru geliyordu. Sıra bana gelip,  alır mısın anlamında mendil uzattığında  teşekkür ederek istemediğimi söyledim. Hemen sonra yanımda oturan anne ve çocuğuna da uzattı. Anne cebinden bir miktar bozuk para çıkararak çocuktan mendil satın aldı. Mendili satan çocuk,  bu metrobüsteki görevini tamamlamış olmanın sevinciyle ilk gelen durakta inerek, arkadan gelen diğer araca bindi. Mendil satan çocuğun inmesinin ardından anne, çocuğuna dönerek; ‘ görüyor musun senin yaşında bir çocuk fakat mendil satmak zorunda,ne kadar zor değil mi’ dedi.  Kulağım bu cümleye şahitlik ederken hemen ardından gözüm Savaş ve Barış’ta geçen şu cümleye takılıp kalıyordu :  ‘Sık sık düşünürüm ki, diye devam etti, sık sık düşünürümki…Dünyada mutlulukların dağıtımı bazen çok haksız oluyor…’(*) Kitabı kapattım ve yolun geri kalanını…