İki Yaka Bir Köprü
YOL HİKAYELERİ / 11 Temmuz 2017

‘Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız. Aman acele etmeyin. Yavaş! Yavaş!’(*) Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı,5 (Mustafa Kutlu) O gün, Mustafa Kutlu’nun çağrısına uyarak, Halaskargazi Caddesi üzerinden yürüyüşe başladım. Solumda Nişantaşı’nı sağımda Dolapdere’yi –birbirinin zıddı iki dünyayı– geride bırakarak, önce Harbiye’ye birkaç yüz metre sonra da Taksim Meydanı’na ulaştım. Bu istikametten meydana girdiğinizde bakış açınızın biraz soluna, İstiklal Caddesi’nin hemen girişindeki Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi düşer. Bir itirafta bulunayım. Henüz İstanbul’a yeni geldiğim zamanlar. Gündemde de Taksim’e cami yapılıp yapılmaması yönünde tartışmalar var. Meydana girdim ve bu kubbeli, minareli(!) yapıyı gördüm. Neyi tartışıyoruz yahu? İşte meydanın en güzel yerinde kocaman bir cami… Alıklığıma yanayım. İşin hakikatini ancak yanına kadar gidince anladım. İstiklal Caddesindeyiz. Son birkaç yıldır hiç bitmeyen bir altyapı çalışması. İş makinaları ve kırıcı delici sesleri. Alt üst olmuş cadde sathına rağmen yine o bilindik kalabalık. ‘Büyük ve kalabalık caddelerin/meşru kılmak istediği ne varsa/Kaçtım/Yakalanmaya duyduğum bir heves ardımda’ dizelerindeki kalabalık. Caddeyi bitirip füniküleri sağımda bırakarak Karaköy’e doğru iniyorum. Solumda girmeye cesaret edemediğim Galata Mevlevihanesi. İnşallah,bir gün ama. Bugünlük kapı eşiğinden selamlamakla yetiniyorum. Ve işte Galata Kulesi. Kule yüksek evet ama öyle ulaşılmaz,kibirli değil.  Ahbap gibi. Meydana kesif bir alkol kokusu hâkim. O…

Şiirin İpi ve İstanbul
YOL HİKAYELERİ / 7 Nisan 2017

Her okurun şiirle münasebeti farklıdır. Şiirin görünmez bir ipi olduğunu varsayarsak herkes bu ipi başka bir yerinden yakalamıştır. Kimi ‘alengirli’ bulur bu mecrayı. Reddetmez ama mesafelidir, uzaktan sever. Kimi ise kendini denize bırakır gibi bırakır. Şiire yakalanır, şiirde tutuklu kalır, şiirin ardından sürüklenir. Zaman-mekân farkındalığını yitirerek bu delilik halini doyasıya yaşar. Fakat bu mesut zamanlar pek uzun sürmez. Nasıl ki gün gecelidir; bir zaman gelir ve bu ip elinizden kayarak kaybolur. Hatırı sayılır bir zaman diliminde de ortalıklarda görünmez. Hani gözünüzle göremiyorsunuz ya, böyle zamanlarda bu ipin varlığına dair inancınız bile sarsılabilir. ‘Böyle bir ip hiç olmadı, var olduğunu sandığım şey ise bir yanılsamadan ibaretti’ demek daha yakın gelebilir hissinize. Bu, burada dursun. Uzun süredir hissettiğiniz bir duygu vardır. Adını bir türlü koyamaz, çerçeve içine alamazsınız. Bu belirsiz hal böylece sürüp giderken bu duygu kümesini, hiç beklemediğiniz bir anda bir şiirin dizeleriyle tanımlanırken bulabilirsiniz. Samsun’dan İstanbul’a henüz  gelmiştim. Şehir hayatı nedir biliyordum ama İstanbul diğerlerinin içinde bir istisna idi. Çalışıp maişetimi sağlamak için geldiğim bu metropolde,  yeni bir mesleği edinirken çekilecek bütün sancıları çekerken bir yandan da öğrenciliğin hakkını vermeye çalışıyordum. Bu iki ayrı disiplin zaman zaman çatışsa da son tahlilde ikisini aynı kazanda kaynatıp nihayete erdirdim. İşler her zaman iyi gitmez. Bazen başınıza…

İki Dudak Bir İnsan
YOL HİKAYELERİ / 2 Mart 2017

  Yıl 2009, yaz ayları.  Okullar henüz kapanmış. Üniversitenin açılmasına 3 ay var. Harçlığımı çıkarmak ve yazı boş geçirmemek umuduyla sanayide yedek parça üzerine bir dükkanda işe başlıyorum. İş ağır. Üstüm başım bir sanayi kuruluşunun yüzünü kara çıkarmayacak kadar kara, yağlı ve paslı. Her sabah erkenden işe çıkıyor ancak hava karardıktan sonra eve girebiliyorum. Yani o sıralar, birkaç sene sonra yazılacak Güven Adıgüzel dizelerini yaşamakla meşgulüm: ‘Akşam ezanında eve giriyoruz, üzgünüz yani gereği kadar.’(*) Sadece oto yedek parçaları satıyor olsak, belki kendimi beyaz yakalı bir iş yapıyor addedebilirdim. Fakat dükkanın sahibi olan Osman Usta’nın dinamik ve yerinde durmayan bir tarafı vardı. Sadece dükkanı açıp müşteri beklemekle yetinmez, sürekli yeni bir şeyler üretmeye çalışırdı. Mesela müşteri olmadığı vakitlerde mevsim yaz olmasına rağmen kar zinciri üretir, dükkanın uygun bir yerine depolardık. Eskiyen kamyon fren pabuçlarının yenisiyle değiştirmek normalde epey zahmetli ve kas gücüne dayalı bir mekanizma ile yapılıyordu. Hem yapılışı zordu hem de bir günde sadece birkaç takım fren balatası tamir edilebiliyordu. Sanayide bu iş böyle gelmiş böyle gider mantığıyla eski usullerle yapılmaya devam ederken; Osman Usta yaptığı bir icatla kas gücünün yerine kompresör gücünü kullanarak bu işi hem kısa sürede hem de daha az enerji harcayarak yapmayı sağlayan makinayı icat etti….

Hanutçu Necati(2)
YOL HİKAYELERİ / 23 Ocak 2017

İlk Hikaye: Hanutçu Necati    Adım Necati. Bazıları Neco diye seslenir. Nasıl kolayınıza gelirse. Hanutçu derler bize. Peşinen söyleyeyim ben bu lakabı kabul edemem. Kendime rehber demeyi tercih ediyorum. Neticede turistlerin sadece gezerken değil, alışveriş konusunda da rehbere ihtiyacı(!) olabilir değil mi? Sabahtan beri yalı kazığı gibi bekliyorum. Ne gelen var ne giden. Soğuk içime kadar işledi.Kemiklerimin birbirine çarptığını duyuyorum. Hava buz buz. Bu sene  kış kök söktürüyor. 25 yıldır İstanbul’dayım, çok nadir hatırlarım böyle soğuk olduğunu. Sultanahmet tarafında her köşe başı tutulmuş. Hanutçu milleti yamyam olur, parsaya ortak istemez.  Yürü Necati dedim, buradan sana ekmek çıkmaz. Kimseyle didişecek halimiz yok. Yaşımız olmuş artık elli, yumruk sıkmak olmaz bundan kelli. Sallandım Küçük Ayasofya’ya doğru. Biri gelir mi dişimize uygun, meçhul. Bekleyelim bakalım. Eskiden böyle miydi? Mahşeri kalabalık. Öyle her geçene bulaşmaz, en yağlı müşteriyi seçmek için tüm sarraflığımızı kullanırdık. Sonra bir zaman geldi. Bombalar filan. Kimse uğramaz oldu buralara. Varsa yoksa bir Arap turist geliyor. O da alıcı değil, seyre gelmiş belli. Elini cebine atanı nadirattan.  Gerçi mevsim de kış şimdi.Olumsuz  hiçbir şey olmasa, mevsim normalleri. Bir yaz gelse de yolumuzu bulsak. İşte bir küçük turist kafilesi geliyor. Bir bakıyım,sağında solunda bizim hanutçu takımından kimse de görünmüyor.  Hadi oğlum Necati göster hünerini….

Hanutçu Necati
YOL HİKAYELERİ / 20 Ocak 2017

Yine bir izin günümün öğleden sonrası, Sultanahmet Meydanı’ndan Küçük Ayasofya’ya doğru giderken  yolda rast geldiğim cumbalı ahşap evleri seyrediyordum. Kimi restore edilerek otele çevrilmiş, kimi ise bakımsızlıktan yıkılmak üzereydi. İkamet olarak kullanılanı nadirattandı. Camiinin avlusuna doğru yaklaştığımda ellili yaşlarda, uzun kır saçlarını omuzlarına bırakmış, oldukça zayıf ve bakımsız görünümlü birine rast geldim. Yanından geçerken ‘hi’ diye seslendi. Gayri ihtiyari durmak zorunda kaldım.  Belli ki dış görüntümden ve sokaktaki ahşap binaları ağzım açık inceleyişimden dolayı turiste benzetmişti. Turist olmadığımı belirttim ve sohbet etmeye başladık. Bu civarı bilip bilmediğini sordum. Bazı sokakları hane hane biliyordu. Buraya bir dernek için uygun bina bakmaya geldiğimi söyledim. Civar sokakları dolaştık. Uygun olabilecek birkaç evin telefon numarasını aldım. Ağır adımlarla sokak sokak dolaşırken Sokullu Mehmet Paşa Camii’ne rast geldik. Burada 8-9 ay çalıştığını, cami temizliğini ve bekçiliğini yaptığını söyledi. Camii hakkında bildiklerini anlatmaya başladığında ise epey şaşırdım. Aktardığına göre; bir dönem Mekke’de bir iç karışıklık meydana gelir ve Hacer’ül Esved taşının bir kısmı parçalanır. Toplam 16 adet parçaya bölünen taşın 6 tanesi Sokullu Mehmet Paşa’nın eline geçer. Ele geçen 6 tanesinin 4’ü Sokullu Mehmet Paşa’nın vefat etmesinden sonra bu camiiye nakledilir. Diğer ikisinin halen Eyüp Sultan’da olduğunu söyledi. Rivayeti böyleydi. Doğru mu yanlış mı araştırma gereği duymadım. İçeri…

Orada Bir Köy Var
ISINMA TURLARI / 12 Ocak 2017

90’lı yıllarda doğanlar olarak çocukluğu köye değmiş nesillerin sonuncusuyduk. Bizden sonraki nesiller, milenyum çocukları, genelde göç meselesini tamamlamış ailelere doğup büyüdüler. 8 yaşına kadar köyde büyüdüm. O günler, dün gibi anımsadığım taze hatıralardandır. Dışarıdan bakıldığında köy hayatı durgun, sıradan ve sıkıcı gibi görünebilir ama hakikat bunun tam tersinedir. Bu sakin görüntünün altında birçok çeşitlilik ve zenginlik mevcuttur.  Bu zenginliği duyumsayabilecek en uygun yaşlarda idim. Her şeyin oyun ve oyuncak olabileceğini düşündüğüm o mesut yaşlar. Sonra… Sonrası büyüdük işte. Amacım köy iyidir, şehir kötüdür gibi bir denklemi burada işletmek değil. Son zamanlarda türemiş – belki de uzun zamandır vardılar – babadan olma anadan doğma kentlilerin köy romantizmine benzer cümleler kurmak da istemem.  Çünkü bilirim ki köy hayatı aksettirildiği gibi romantik değildir. Tersine gayet meşakkatlidir. Geçim zordur; çift emek, ekmek sabır ister. Bugün eker, üç-dört ay beklersin. Mevsim değişir, kış bahara döner, harman yeri kurulur ve nasibin neyse onu toplarsın. Hamuruna kent mayası çalınanlar için bu sabrı göstermek biraz güç olabilir. Bilirsiniz işte, isteğimiz her neyse peşin ve çabuk yoldan olsun isteriz. Bir de işin tevekkül boyutu var. Sen ektin, çiftini kazdın, otunu yoldun, gübresini verdin ama bakalım ne eyleyecek mabut. Öyle ya, vermezse mabut n’eyler mahmut.  Her meselede olduğu gibi burada…

Bu Neyin Savaşı
KUMRULU SOKAK / 5 Ocak 2017

Yazı dizisinin ilk yazısı: Bu Neyin Kafası Yazı dizisinin ikinci yazısı: Bizi Neyle Korkutuyorsunuz   Kumrulu ahalisi beklemekten bitap düşmüş, ‘nerede kaldı o yiğit’ diye inim inim inliyordu. Bıçak kemiğe dayanalı çok olmuş, sabır taşı da çatlamak üzereydi. İşte böyle çaresiz bekleyişten taş kesildiğimiz bir günde, bakışların üzerimde yoğunlaştığını hissettim. Kafamı kaldırdım ve arkadaşlarıma baktım. Ne oluyordu yahu? Aklımdan geçenle başıma gelenin aynı şey olduğu gerçeği ile yüzleşmem çok uzun sürmedi. Ev ahalisi fedai olarak beni seçmiş, kınalı kuzu gibi bir kenara ayırmıştı. İlk tepki olarak ‘hedef ben miyim abi, hedef ben miyim’ diye bağırdım ve  ‘hayırrrrr!’ diye yüksek desibelli bir çığlık attım. Civar evlerden sesimi duyan komşular bu sefer de çığlığımdan dolayı kapıya dayanmıştı. Sanki bizim için sürekli kapımıza dayanan birilerini görmek mukadderdi. İlk şoku atlattıktan sonra görevden kaçacak yer olmadığını anladım. Madem ev ahalisi beni uygun görmüştü, başa gelen çekilir diyerek durumu kabullendim. Hatta ‘ben bu oyunu bozarım’ şeklinde nara attığıma şahit olanlar olmuştu. Artık ‘Tatar Cio’ olarak göreve hazırlanıyor, yeminli hareketimi daha da geliştirmek için çabalıyordum. Yine evde  zırhımla oturup muhtemel cedel için fırsat kolladığım günlerden birinde, Murat  yan taraftaki odada temizlik yapıyordu. Biriyle konuşma seslerini duydum. Evde iki kişiydik, benle değilse kimleydi? Merakımı gidermek için Murat’ın bulunduğu…

Bizi Neyle Korkutuyorsunuz
KUMRULU SOKAK / 31 Aralık 2016

Yazı dizisinin ilk yazısı: Bu Neyin Kafası   Yenibosna, apartman hali, eski binalar, ince duvarlar. Ses yalıtımı diye bir şeyi hak getire. Bu sebeple hiç üst kata çıkmamış olmamıza rağmen evdeki tüm muhabbetlere hâkimdik ve adeta odamızın üstünde bulunan komşu evin salonuna yönelik sürekli bir misafirliğimiz vardı. Üst kat komşularımızın aile içi tartışmaları, çocukları ile yaşadıkları gerilimleri, takip ettikleri TV dizileri, müzik zevkleri… Üst katta ne pişiyorsa bizim odamıza o düşüyordu. Tam tersinden bakacak olursak bizim odada gürültü nev’inden ne oluyorsa yukarı o çıkıyordu. Üst komşumuz ilk kez kapımıza dayandığında, ‘evde flüt çalan biri mi var’ şeklindeki sorusuna, ‘hayır, evde flüt çalan biri yok’ şeklinde kıvrak bir yanıt verdim. Yalan değildi, evde flüt çalan biri yoktu! Üst komşumuzun ilk tehlikeli atağını usta bir hamleyle katımızdan uzaklaştırmıştım. Mağrur bir ifadeyle kapıyı sertçe kapamış, o anda kafamda çalmaya başlamış olan Dombıra müziği eşliğinde odama  geçmiştim. O sıralar her şeyden habersiz zafer tamtamları çalarken, bunun önü ardı kesilmeyecek üst kat teyzesi akınlarının birincisi olduğunu nereden bilebilirdim! Bir kere onun adı neydir. Üst kat teyzesine ilk nemi buradan kapmıştım. Flüt neymiş yahu. Yani flüt ney değilmiş aslında, flüt flütmüş ney de ney. Aman, neyse ney! (Bknz. Ney İsmi Üzerinden Türetilmiş Espriler Antolojisi, s.79) Çalışmam…

Bu Neyin Kafası
KUMRULU SOKAK / 26 Aralık 2016

Kişisel tarihim için uzun, genel tarih için kısa bir zaman; 5 yıl kadar önceydi. Kumrulu Sokak’ta ikamet ettiğimiz günlerden birinde, ev arkadaşım Mehmet Berkun ney üflemeye başlamıştı. Ben de ondan görerek heves ettim. Heves bu, kırk şair bir araya gelse tarif edemezmiş. Madem öyle, hevesimle arayı hoş tutmak gerekir dedim ve ben de kendime ney ısmarladım. Neyi ilk kez elime aldığımda heyecanlıydım; yeni bir şey aldığınızdaki o bilindik heyecan. Bu heyecanıma eşlik eden bir de kaygım vardı. Çünkü Mehmet Berkun, neyim Sakarya’dan gelene kadar bir dolu hikâye anlatmıştı. Çoğunluğu fantastik, romantik ya da bir mesajı olan hikâyelerin içinde benim için kaygı verici olanları neyden ilk sesin çıkarılması ile alakalıydı. Rivayet odur ki; bu süreç kişiye göre değişkenlik arz edermiş. Kimi adaylar üç dakikalık, kimileri üç saatlik, kimileri ise üç aylık bir uğraşının ardından ses çıkarabilirlermiş.  Kendimi pek de maharetli hissetmediğim bir alandaydım ve en kötü ihtimale odaklanmıştım: üç ay! Neyi elime aldım. Birkaç kez evirip çevirdim. Doğru tutuş ve doğru üfleme pozisyonlarına çalıştım. Mehmet Berkun kardeşimin de himmetiyle birkaç denemenin ardından doğru açıyı bulup üflediğimde ilk kez ses çıkarmayı başarmıştım. Yüzümde sevinç ve şaşkınlık karışımı bir ifade kamera kayıtları ile sabittir. Canım sıkıldıkça arada açıp izlerim. Yüzde oluşan o ifade,…

Ölüm Allah’ın Emri
ISINMA TURLARI / 18 Aralık 2016

Tenha bir yolda aracımızla aheste ilerliyoruz. Aralıksız üç gün yağmaya devam eden yağmur ve puslu bir hava bize eşlik ediyor. Dışarısı her ne kadar soğuk olsa da arabanın içi sobalı ev sıcaklığında. Radyo frekansı TRT FM’de ayarlı. Derken radyodaki ses ağır nağmeleri olan bir türküye başlıyor: Durmuş Yazıcıoğlu’ndan dinlemeye alışık olduğum ‘Şu kışlanın kapısına’. Ölüm Allah’ın emri/Şu ayrılık olmasaydı. Nakaratın art arda tekrarıyla türkünün ahengine dalmış, kısa süreliğine de olsa başka âlemin kapılarına dayanmıştım. Arkadaşımın sesiyle irkilerek yeniden şimdiki zamana döndüm. ‘Değiştir şunu ya! içimiz karardı resmen…’dedi. Hemen frekansla oynayarak pop radyolarından birinde durdum. Şimdi çalan cıstak ritimli cıvık bir ‘aşk’ şarkısıydı. Bu haliyle ‘hayat dolu’ olan bu parçada en ufak ölüm iması bile geçmiyordu. İşte bu güzeldi, ‘keyifler’ yeniden yerine gelmişti. ‘Yüzyıl önce Batı ülkelerinde ölüm sık sık açıkça konuşulduğu halde seks tabu iken, şimdi durumun tersine döndüğünden söz edilmektedir. Bugün özgürlükçü toplumlarda seks sınırsız bir şekilde konuşulan bir konudur; buna karşılık ölüm nazik çevrelerde bir süredir neredeyse ağıza bile alınamamaktadır. Bu tabu olma döneminin sonuna yaklaştığımızı gösteren işaretler yok değil, fakat öyle de olsa, değişiklik layıkıyla ele alınıp incelenecek, tasvir edilecek yeterli mesafeyi henüz kat etmemiştir. Bununla birlikle, ölümün, hazır sohbet konusu olma durumundan, büyük kasvet getiren konu…

Otomatik Düşünceler ve Otomatik Kapı
YOL HİKAYELERİ / 2 Aralık 2016

  Psikolojik literatürde Bilişsel Davranışçı terapi yönteminin ortaya koyduğu ve seanslarda üzerinde çalıştığı otomatik düşünceler kavramı epeydir ilgimi çekiyor. Otomatik düşünceler; bir kişi, olay ya da durum hakkında zihnimizde aniden beliren, ‘kontrolümüz’ dışında gelişen, tutum ve davranışlarımızı yönlendiren düşüncelerdir. Bu düşünceler bir refleks gibi ortaya çıkar. Terapi desteğiyle ya da kişisel içgörü ile fark edilene kadar bu kontrol dışı halini muhafaza eder. Bu sebepten ötürü ‘özerk düşünceler’ de denebilir. Örneğin, kitap okurken yanına gelip gülerek  ‘ne yapıyorsun’ diye soran bir arkadaşına öfkeli yanıt veren birinin ‘alay ediliyorum’ şeklindeki otomatik düşüncesi aktif hale gelmiş olup bu yüzden arkadaşının davranışıyla orantısız tepki göstermiş olabilir. Dün gece işim gereği polis merkezinin giriş kapısının önüne aracımı çekmiş, içinde bekliyordum. Hava epey soğuktu, klimayı açtım. Hafiften kemiklerimin ısındığını ve yavaştan mayıştığımı hissetmeye başladım. Saat tam gece yarısında girişteki kontrol noktasından hırpani kılıklı fakat neşesi çok uzaktan bile fark edilebilen bir hanım girdi. Halindeki tuhaf tezatlık dikkatimi çekti ve gelmeye hazırlanan uykum geri gitti. ”Acaba ne olmuştu da yolu karakola düşmüştü? Aile içi şiddete mi maruz kalmıştı, oğlu uyuşturucuya mı başlamıştı, evine hırsız mı girmişti, neydi? Eh ablacım iyi güzel de, sen şimdi içeri gireceksin, bakalım hangi asık suratlı memur senin pejmürde kıyafetine ve toplumsal statüne…

Le Mancha’lı Don Kişot’tan Alasonyalı Murtaza’ya
ISINMA TURLARI / 22 Kasım 2016

Orhan Kemal’in Don Kişot’u diye anılan Murtaza isimli romanını okuma fırsatım oldu. Murtaza ilk yayınlandığında uzun öykü denebilecek vasıfta iken, Orhan Kemal tarafından başına ve sonuna birer bölüm eklenerek romanlaştırılmış, bu yeni haliyle yayına sürülmüştür. Murtaza, idealizmi uçlarda yaşayan, zamanında almış olduğu kursa ve amirlerinden aldığı disipline o kadar inanmış bir karakterdir ki hayatının her alanında ve her anında ‘asil’ duruş sergilemek için çabalar. Asaletini, Balkan Savaşı’nda şehit olan dayısı Kolağası Hasan Bey’in kanından alır. Etrafındaki tüm insanlarla çatışmalı haldedir Murtaza. Roman boyunca Kapıcı Ferhat dışında herhangi bir karakterle sağlıklı bir iletişimi olmadığını söyleyebiliriz. Mıntıkasında olup biten her şeye karışır, onun yetki ve sorumluluk alanına girmeyen konu yok gibidir. Mesela yarına iş yetiştirmeye çalışan ve uyumayan bir ev halkını yatağa gönderme yetkisini kendinde bulur. Herkesten disiplin ve görev bilinci bekler. Kendince bir aksaklık gördüğünde görev ve yetkisini aşsa bile düzeltmeye çalışır. Diğer insanların görevlerini peynir ekmek gibi bellediklerini söyler durur.  Ona göre diğer insanlar  ‘amirlerinden hem disiplin hem de kurs almamışlardır, ayrıca Kolağası Hasan Bey’in soylu kanını da damarlarında taşımıyorlardır.’ Vazife demek Murtaza, Murtaza demek vazife demektir. Sadece insanlardan değil, mıntıkasındaki hayvanlardan bile disiplin bekler Murtaza. Dişine göre bir şeyler bulma umuduyla çöpü deviren ve dolayısıyla sokakları kirleten kedilere savaş…

Yazı,Sabır ve Sebat Üzerine
ISINMA TURLARI / 17 Kasım 2016

İstikrar, devamlılık ve birikimli ilerleme konularında epey sorunlu bir dönem geçiriyorum. Sanırım her zaman böyleydim. Bugün Ahmet Muhip Dıranas’ın Emin Bülend hakkında yazmış olduğu yazıya rast geldim. Emin Bülend’in Dıranas’ı etkileyen dizeleriyle bezeli yazının sonlarına doğru şair için, ‘Ne yazık ki yaradılışının ona kolayca vaat ettiği merhaleye, ister mütevazı mizacı, ister kendisine karşı garip güvensizliği, ister sevki talih yüzünden olsun, ama varamamıştır’ tespitinde bulunuyor. Emin Bülend’i tanımıyorum, bize kadar ulaşabilmiş bir şair değil ama kendisine karşı hissettiği garip güvensizlik duygusunu gayet iyi tanıyorum. Kişinin kendine güvenmesi veya güvenmemesi, bütün mesele buymuş gibi hissediyorum. Bu güvensizlik beraberinde yarım kalan işleri getiriyor. Bu zamana kadar bir hevesle başlayıp devamını getirmediğim işler… Bir dönem ney üflemeye merak salmış, kendime bir ney edinip kursa yazılmıştım. Nedendir bilinmez o dönem kursa devam edemedim. O zamanlar sebepleri üzerine pek düşünmemiştim ama şimdi daha iyi anlıyorum meseleyi. Çünkü kursun ilk haftasında hoca, her bir notayı bir hafta boyunca üflememizi istemiş, haftası dolmadan diğer notaya geçmememizi salık vermişti. Böylece sesler oturacak, düzgün ve dik çıkan seslerden sonra eser icra etmek çocuk oyuncağı olacaktı ama olmadı. Çünkü nereden baksanız 1,5-2 ayımı alacak bir çalışmaydı, ‘bir an evvel olsun’ diyen tez canlı yanım galip geldi ve bu sabrı gösteremedim. Dolayısıyla…