Yolda Olmak
ISINMA TURLARI / 27 Aralık 2018

Gün kepenklerini indirmek için son hazırlıklarını yapıyor. Okuma, yazma ve yolda olmak üzerine bir sesli düşünme ile kapanışı yapalım. Okuma ve yazma eylemi hiç şüphesiz bir sebat eşiğini talibinin önüne ön şart olarak koyuyor. Bu eşik aşılmadan; uykuları kaçıran, okuyucuya meselelere bambaşka bakan gözler bağışlayan, kendi gerçeğini görebileceği bir ayna olan kitaplar kendilerini açmıyor.  Bu eşik aşılmadıkça okumak sıkıcı, zevksiz ve yavan bir eylem gibi görünebilirken, yerine göre ceza olarak bile değerlendirilebiliyor. Bkz. Bir Cezalandırma Biçimi Olarak Kitap Okuma. 2 yıl kadar önce yazdığım bir yazı üzerine ‘sabır ve sebatın yanına inatı da ekle!’ diyen Mehmet Ali Başaran’la beraberdik. Kendisi, ne zaman yazmaktan ve okumaktan uzaklaşsam hızır gibi imdadıma yetişir. Hem de bunu öyle nasihat diliyle değil; sadece iyi bir örnek sergileyerek, nasıl olması gerekiyorsa bizzat öyle olarak yapar. Kıymeti de buradan gelir. Mehmet Ali Başaran’ın üçüncü kitabı olan Kuzularla Saklambaç Kasım ayında Çıra yayınlarından çıktı. Böylece Gazete Okuyan Tavuk, Nasreddin Hoca’nın Bisikleti ile birlikte seri de tamamlanmış oldu. Kuzularla Saklambaç çıkalı henüz birkaç hafta geçmişti ki Ceza Hikayeleri adıyla kendi başından geçen yargı hikayelerini ve alanında tecrübeli hâkim, savcı, avukatlardan dinlediği ilginç, çarpıcı ve hüzünlü hikayeleri aslına sadakatle hikayeleştirerek okuyucunun beğenisine sundu. Tabiri caizse Mehmet Ali Başaran, ilk yarıda sağlı sollu…

Yarım Kalan İşler Klasörü
ISINMA TURLARI / 20 Kasım 2018

Allah, yeniden başlayanların yardımcısıdır. Saat gece yarısını biraz geçiyor. Bir sonbahar gecesi, insanı diri kalmaya sevk eden bir serinlik. Etraf sakin. Her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibi… Bugün bilgisayarımda ‘Yarım Kalan İşler’ klasörüne rast geldim. Dosyanın oluşturulma tarihi neredeyse 2 yıl öncesini işaret ediyordu. Hangi saikle oluşturduğumu da çok iyi hatırlıyorum. Başladığım ama bir türlü sonunu getiremediğim yazıların ya da bitirmek istediğim işlerin en kısa sürede tamamlanmasını sağlamak için düzenlemiştim bu klasörü. Ama gelin görün ki ‘Yarım Kalan İşler’ klasörünün bizzat kendisi yarım kalmıştı. Bu mevzu ne zaman açılsa aklıma Hasan Aycın’ın ifadesi geliyor ve bana güzel bir bahane  fırsatı sunuyor: ‘Burası dünya, burada işler hep yarım kalır.’ Burası dünya ve burada birçok şey yarım kalıyor. İtirazım yok ama bazı yarımlar var ki insanı diğerlerinden daha çok etkiliyor. Mesela yarım kalan kitaplar endişe vericidir benim için. Onların kursakta kalmış o heves yüklerini sırtımda daima taşır, bu ağırlıkla yaşamaya çalışırım. Yarım kalan filmler de öyle. Şeytanımın kulağıma sürekli fısıldadığı bir işi bitiremeyeceğime dair olan inancımı yavaş yavaş büyütür bu durum. Yarım kalan ilişkiler var bir de. İlişkiler birer büyüme fırsatıdır. Ayrıca kendi gerçeğimizi görebileceğimiz bir ayna işlevini görür. Yarım kalan ilişkiler de tıpkı diğer yarım kalan işlerimiz gibi ardında tıkanmış…

Umre Günlükleri
YOL HİKAYELERİ / 25 Ağustos 2018

  Yolculuk Vakti 17 Nisan 2017, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı Medine’ye uçmak üzere havalimanındayız.  Ne olur ne olmaz diye erkenden yerimizi aldık. Uçağımızın kalkış vakti yaklaştıkça heyecan da artıyor.   Medine’de Zaman 21 Nisan 2017, Medine Artık bu defterin adı Medine gören defterler arasına yazılabilir. Şükürler olsun ki umre yapmak üzere Medine’ye vardık. Burada birkaç günümüz var. Ardından Mekke’ye yolculuk gözüküyor. Bu güzel topraklarda ilk dikkatimi çeken şey zamanın akışı oldu. Burada zaman; ne İstanbul saatine, ne de başka bir yerin saatine benziyordu. Zaman ağır adımlarla, kendinden emin bir şekilde, huzurla akıyordu. Hiçbir şeyi oldu bittiye getirmek istemiyormuş gibi. Bu kadar kişinin aynı anda namaz kıldığı, Allah’ın zikrinin her yerde yankılandığı ve Allah’ın en sevgili kulunun kabrinin bulunduğu bu mekân, adım atar atmaz bizi tesiri altında bırakıyor. Bizi dönüştürmeye ve kendi iklimine dâhil etmeye başlıyor. Normalde insana zor gelen, bazen baştan savma bir edayla yaptığınız ibadetleri burada, her rüknü üzerine basa basa, altını çize çize kolayca yaptığınızı görüyor ve şaşırıyoruz. Modern zamanlarda insanın kendine kalması zor. Bu durumu öyle içselleştirmişiz ki mesela metroda telefonumuzun bir süre sinyali kesilse boşluktan ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Yalnızlıktan öcüden korkar gibi korkuyoruz. Burada yalnız kalmaksa başka bir şey. Kendinle yüzleşmek, gerçeğinle yüz yüze gelmek. Kaçtığın ve görmezden geldiğin meselelerin…

Bize Ait Olan Ne Kadar Uzakta
YOL HİKAYELERİ / 31 Mart 2018

  Çocukluğum, adını hemen yakınındaki dereden alan bir köyde geçti. Eski adı ‘Elekse’ olan köye yeni isim verirken pek zorlandıklarını sanmıyorum. İşte dere, işte köy; buyurun size Dereköy! Henüz 7-8 yaşlarındayım. Okumayı yeni sökmüşüm, nasıl heyecanlıyım.  Yeni bir dünyaya doğmuş gibiyim ve bu dünyada ne bulsam okuyorum. Eski gazeteleri, televizyonda gördüğüm alt yazıları, bisküvilerin üzerinde yazanları hatta babamın ehliyet sınavına girdiği ehliyet kitabını bile. İşte tam da okumaya böyle iştahlı günlerde elime, sarı kapaklı, dışında namaz kılan iki çocuk fotoğrafının olduğu bir namaz hocası kitabı geçti. Sonradan öğrendim ki bizim kuşaktan çoğunun evinde varmış o kitap. Hatta sosyal medyada ‘bir neslin imanını kurtaran kitap’ filan diye mizahına rastladım. Önce okumaya, sonra da arapça kısımlarını ezberlemeye başladım. Üstteki resimlere bakıyor, altta ezberlenmesi gereken arapça kısımları çalışıyordum. O yaşlarda hafıza zehir gibi tabi. Kısa bir süre içerisinde namazda okunacak olan sure, tespih ve duaları ezberlemiştim. Sıra bunu anneme göstermeye gelmişti. Kendimi hazır hissettiğimde mutfakta yemek yapmakta olan ona seslendim. İşini bırakıp yanıma geldi. Kitabı kapatıp bir kenara koydum ve yavaş yavaş mağrur bir şekilde serdim odanın ortasına  seccadeyi.  ‘Anne şimdi beni izle, namaz kılıcam’ dedim. İlk namaz, ilk heyecan. Başladım kılmaya. Kıyamdayken ayaklarımın arasındaki mesafe 4 parmak olacak şekilde aralık tutuyor ve gözümü asla secde edeceğim…

Doğmayı Bekleyen Çocuklarımıza
ISINMA TURLARI / 4 Şubat 2018

‍‘Değişim zordur. Konfor alanımızdan çıkmak istemeyiz. Rahatsız bir ortamda sıkışıp kalmışsak bile, ruhumuza işkence etme pahasına değişim riskini almayabiliriz. En azından bunu sadece kendimiz için yapmayız ama çocuklarımız için yaparız. Bu gerçek bir çocuk ya da bizden doğmak isteyen herhangi bir şey olabilir. Projeler, rüyalar, bahçeler, kitaplar ve hatta kendi sağlıklı bedenimiz bizden doğmayı isteyebilir. Çocuklarını -yani içinde tuttuğun her şey: yaratıcı işler, taze meslekler, uçuk projeler, sanat, çılgın fikirler…- kalbinde birer yeni doğan çocuk gibi tut ve onların ihtiyaçlarına odaklan. Onlara odaklanırsan, seni korkularından kurtarıp özgürleştirirler ve değişim o an başlar.’ diyor Judith Liberman, Masallarla Yola Çık isimli kitabının ilk masalında. Bir dönem severek dinlediğim müzik grubu Manga gibi söyleyeyim: ‘Bir köprüden geçiyorum, mutlu gibiyim sanki’. Hemen her gün geçmek zorunda olduğum o somut köprülerin bir de metaforik yanı var. Köprü, iki dünyayı birbirine bağlayan demek. Her gün köprüden geçmek ise iki dünya arasında sürekli gidip gelmek. İkilem, dilemma ve tereddüt… Bu iki dünyanın benzer tarafları olsa da farklı yanları daha baskın. Bu durumun zenginleştiren tarafları olduğu gibi odağını bir türlü bir yere odaklayamamak, bir kaç yerde parça parça olup hiçbir yerde tam olamamak gibi dezavantajları da var. Yazarın yukarıda da söylediği gibi sıkışıp kalmış olsak bile değişime karşı…

Telefonun Başında Çaresiz
ISINMA TURLARI / 14 Ocak 2018

Arka fonda  usul usul bir müzik akıyor; hafif. Onu sabırsız telsiz sesleri  bölüyor; parazitli. Mesaisinin sonlarında olduğu anlaşılıyor konuşmacı; yorgun. Adreslerin sonuna kodlar ekleniyor; anlamsız. Anlaşılmaz şeyler yazmak istiyorum hayatım hakkında. Yıllardır ince ince ördüğüm bu perde duvarları tek bir cümle ile kaldıramam. Bir giz yaratıyoruz ve giz devam etmeli sevgili okuyucu. Bunu anlaşılır bulmanız tek temennim. Eskiden geçtiğim yolları sayıyor konuşmacı. Bir daha geçme ihtimalinin yollar. Yeniden aynı yolları yürümek. Bu kahırdır sevgili okuyucu. Başı ellerin arasına alıp şöyle sağa sola hızlıca sallamalı o zaman. Dışarıdan sizi görenler, şuan bir suçun cezası ifa ediliyor demeli. Yeniden aynı yolları yürümek demek her şeye yeniden başlamak değildir. Sıkılarak izlediğin filmi tekrar izlemek zorunda kalmak gibi bir şey diyebilirim. Telefon çalar. Telefonun çalması hadsiz bir eylemdir. Dünyasına çaldığı kişinin o an hangi hâl üzere olduğunu umursamadan çalar. Kişi o an kitap okuyor olabilir. Okuduğu kitabın en heyecanlı paragrafında olabilir. En heyecanlı paragrafın ‘hayatını değiştirecek o kritik cümlesindedir ki…’ Kişi o an film seyrediyor olabilir. Hem de pek adeti olmadığı üzere. İlginçtir ki filmi sıkılmadan tam 2 saat izlemiş olabilir. Başrolle özdeşim kurmuştur. Başrol oyuncusu  filmin en can alıcısını cümlesini kuracaktır ki… Belki de sessizliği bir fanus gibi üzerine geçirmiştir insan. Bir kaç dakikalığına…

Kaldırımın Adamı
YOL HİKAYELERİ / 30 Aralık 2017

Kaldırımın adamı var lan diyesi geliyor insanın, kaldırımın adamı var. Arnavut mu, Türk mü, Kürt mü, Çingen mi? Kaldırım mı, adam mı? Din-don-din…Din-don-din… ‘Sayın halkımız; sokağa attığınız ev eşyalarınızı özel ekiplerimizle topluyor ve geri dönüştürüyoruz. Tüm halkımıza saygıyla duyurulur.’ Nereden başlanır toplanmaya bu adam. Ayaklarından başlasa iyi olur, çünkü kaldırımın yarısı işgal edilmiş durumda. Zabıtalar ve polisler hemen üşüşür ki öyle olmamış. Kimse üşüşmemiş, ama o her kimse belli ki üşümüş biraz, hava öyle çünkü.  Tam evden montla çıkıp, elde montla gezmelik bir hava. Akşamı için aynı şeyleri söyleyemeyiz ama. ‘Tamam merkez, konu anlaşıldı. Rumeli Caddesi No:121/b önüne özel ekiplerimizi sevk ediyorum…’ Ekipler geldi hın hın hın, tepe lambaları dönüyor vu vu vu, görevliler iniyor dan dan dan. ‘-Hayri, nerede ev eşyaları lan!’ Sayın belediyemiz, sokağa atılan adamlar içinde bir özel ekibiniz var mı acaba? Beyaz masaya tivit atsam, >>B11224… bilmem kaç kayıt numarasıyla sisteminize kaydolsam. Adam bu saatten sonra geri dönüşür mü? En fazla yeniden üşür, Önümüz kıştır, en az Nişantaşı’nın insanları kadar soğuktur kaldırımları. Share This:

Organik Pazardan Köy Ekmeği Alırken Yazılmış Satırlar
ISINMA TURLARI / 30 Ekim 2017

  ‘Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Bu sorunun karşılığını bulamıyorum İçinden çıkılmaz bir olay ama önemsiz’ (İsmet Özel-Akla Karşı Tezler) Geçtiğimiz bayramı doğduğum ve çocukluğumu yaşadığım köyde geçirdim. O zamanlar benim için uçsuz bucaksız bir oyun sahası olan bu köyü artık adımlayarak birkaç dakikada bitirebiliyorum. Annemin mütemadiyen plastik toplarımı sakladığı o tavan arasına ulaşmak bir tabure yardımıyla çok kolay artık. Koşmakla bitmez gibi görünen o uçsuz çayır tüm cazibesini yitirmiş bir toprak parçası gibi öylece kalakalmış halde. Özellikle karanlık bastığında, bastırdığım korkularımı tetikleyen içinden kurt ulumalarının eksik olmadığı o heybetli korunun ise bir sonu varmış. Hem de öyle kilometrelerce ötede değil, zirvesinden bir kaç metre sonra. Yine babam tarafından yıllarca kulağıma çalınan Bizanslılardan kalma kale kalıntısı, sadece bir inşaat temelinden ibaretmiş. Bu bir ‘gelişim’ mi yoksa tuhaf bir değişim mi henüz karar verebilmiş değilim. Karar veremediğim bir husus daha var. Köye dönmek istiyor muyuz? Evet, sıkıldığımız ve sıkıştığımız şeyler var: marulun bile ‘çakmasıyla’ muhatap olmak örneğin. Marulun dahi hakikatini aratacak, organik pazar yollarına düşürecek sahtelik. Sıkıcı. Sıkıştık kaldık buraya. Yağ gibi asfaltlarda birbirinin ardına sıralanmış, en büyük özelliği gitmek olan fakat bir türlü gidemeyen arabalar, sıkışık trafik yani. Lavaboda sıra beklemek,sıkışık… Neyse. Pazar kahvaltısı yapabilmek için kuyruğa girmek, sıkışık ‘haftada bir pazarımız var’…

Taksim Atatürk Kitaplığı
YOL HİKAYELERİ / 21 Ekim 2017

  Son zamanlarda kütüphanelerin mesai süreleri ile ilgili ilginç gelişmeler oluyor. Bir süre öncesine kadar 7/24 hizmet veren kütüphanelerin İstanbul’daki tek numunelik örneğini Taksim Atatürk Kitaplığı teşkil ediyordu. Birkaç ay önce kadar Merkezefendi Şehir Kütüphanesi 7/24 hizmet verme kararı alarak Atatürk Kitaplığı’nın bu alandaki yalnızlığına son verdi.(*) Geçtiğimiz hafta Beyazıt Devlet Kütüphanesi de bu zincire dâhil olduğunu duyurdu. (**) Bu sevindirici gelişmeler uzun süredir yazmak istediğim kütüphane yazıları için harekete geçmeme vesile oldu. İlk yazımda, ilk göz ağrım diyebileceğim Atatürk Kitaplığı’ndan bahsetmek istiyorum. Taksim Atatürk Kitaplığı Beyoğlu ilçe sınırlarında, Gümüşsuyu yokuşundan Dolmabahçe’ye inerken hemen sağda kalıyor. Taksim Meydanı’na ve Dolmabahçe’ye birkaç dakikalık mesafede. Ulaşımı kolay, Taksim metrosuna çok yakın. Taksim’den ve Dolmabahçe’den geçen tüm otobüslerle ulaşım sağlanabilmekte. Ayrıca yoğun talepten dolayı girişinde eksik olmayan kuyruktan dolayı  mekanı kolayca tanıyabilirsiniz. Kitap almayıp sadece mekanı kullanacaksanız üye olmanız gerekmiyor. Girişteki güvenlik noktasına kimliğinizi verip, üzerinde oturacağınız masanın numarası yazılı kartla kütüphaneye kolayca giriş yapabiliyorsunuz. Taksim Atatürk Kitaplığı’nı diğerlerinden ayıran en önemli özelliği zaman kısıtlamasını ortadan kaldıran 7/24 hizmet politikasını İstanbul’da uygulayan ilk kütüphane olması. (Üniversite kütüphaneleri hariç) İstanbul genelinde hizmet veren kütüphanelerin hizmet saatleri incelendiğinde genelde 08.00-09.00 saatlerinde açılıp 17.00-18.00 kapandığı görülmektedir.  Sanki kütüphanelerde çalışan memurların çalışma düzenini bozmayacak şekilde düzenlenmiş gibi. Bu…

Mutfakta Bir Tren Yüzüyor
ISINMA TURLARI / 24 Eylül 2017

Tren Çocukluğumun geçtiği köyün tam karşısında kalan ve bir dere ile ayrılan köy anneannemin köyüdür. 1950’li yıllarda Bulgaristan’dan vatan topraklarına göç ettiklerinde bu Çerkes köyünde iskân edilmişler. Devlet barınmaları için ev, ekip biçmeleri için tarla vermiş. Sonrasında anneannem yine Bulgaristan göçmeni olan dedemle evlenerek köyümüze gelin gelmiş. Genelde mevsim bahar olunca hem anneannemin annesini ziyaret etmek hem de onun kerpiç evini sıvamak için bu köye yürüyerek giderdik. Zaman zaman suları çekilen, zaman zamansa yükselen dereyi sağ salim geçmek, hele o yolu yaya olarak bitirmek, tam bir başarı öyküsüydü. Bu yüzden anneannemin annesine ‘uzak nine’ adını vermiştim. Farkında olmadan aramızdaki ilişkinin de adını koyduğumu nereden bilebilirdim. Uzak ninemin gözleri görmezdi. Sürekli tek bir noktaya bakarak konuşurdu. Hayatımda ilk kez amâ biriyle karşılaşmıştım ve bu durum beni çok şaşırtmıştı. İlginçtir; kendisi beni dünya gözüyle bir kez bile göremeden sevmemeyi tercih etmişti. Birkaç ziyaret sonra anneanneme: ‘Bu çocuk çok konuşuyor, bunu getirme bir daha Ayşe’ demişti. Bense bu tatsız reddedilişten ziyade niye göremediğine odaklanmıştım. Acaba niye göremiyordu? Ne yapmıştı da kör olmuştu? Yoksa… Yoksa o da henüz küçük bir çocukken minik kozalaklı çam ağacını sallarken yukarı mı bakmıştı? Anneannemin kocaman bir bahçesi, bahçesinde de bir çam ağacı vardı. Alışık olduğumuz çam ağaçlarından biraz…

İki Yaka Bir Köprü
YOL HİKAYELERİ / 11 Temmuz 2017

‘Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız. Aman acele etmeyin. Yavaş! Yavaş!’(*) Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı,5 (Mustafa Kutlu) O gün, Mustafa Kutlu’nun çağrısına uyarak, Halaskargazi Caddesi üzerinden yürüyüşe başladım. Solumda Nişantaşı’nı sağımda Dolapdere’yi –birbirinin zıddı iki dünyayı– geride bırakarak, önce Harbiye’ye birkaç yüz metre sonra da Taksim Meydanı’na ulaştım. Bu istikametten meydana girdiğinizde bakış açınızın biraz soluna, İstiklal Caddesi’nin hemen girişindeki Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi düşer. Bir itirafta bulunayım. Henüz İstanbul’a yeni geldiğim zamanlar. Gündemde de Taksim’e cami yapılıp yapılmaması yönünde tartışmalar var. Meydana girdim ve bu kubbeli, minareli(!) yapıyı gördüm. Neyi tartışıyoruz yahu? İşte meydanın en güzel yerinde kocaman bir cami… Alıklığıma yanayım. İşin hakikatini ancak yanına kadar gidince anladım. İstiklal Caddesindeyiz. Son birkaç yıldır hiç bitmeyen bir altyapı çalışması. İş makinaları ve kırıcı delici sesleri. Alt üst olmuş cadde sathına rağmen yine o bilindik kalabalık. ‘Büyük ve kalabalık caddelerin/meşru kılmak istediği ne varsa/Kaçtım/Yakalanmaya duyduğum bir heves ardımda’ dizelerindeki kalabalık. Caddeyi bitirip füniküleri sağımda bırakarak Karaköy’e doğru iniyorum. Solumda girmeye cesaret edemediğim Galata Mevlevihanesi. İnşallah,bir gün ama. Bugünlük kapı eşiğinden selamlamakla yetiniyorum. Ve işte Galata Kulesi. Kule yüksek evet ama öyle ulaşılmaz,kibirli değil.  Ahbap gibi. Meydana kesif bir alkol kokusu hâkim. O…

Şiirin İpi ve İstanbul
YOL HİKAYELERİ / 7 Nisan 2017

Her okurun şiirle münasebeti farklıdır. Şiirin görünmez bir ipi olduğunu varsayarsak herkes bu ipi başka bir yerinden yakalamıştır. Kimi ‘alengirli’ bulur bu mecrayı. Reddetmez ama mesafelidir, uzaktan sever. Kimi ise kendini denize bırakır gibi bırakır. Şiire yakalanır, şiirde tutuklu kalır, şiirin ardından sürüklenir. Zaman-mekân farkındalığını yitirerek bu delilik halini doyasıya yaşar. Fakat bu mesut zamanlar pek uzun sürmez. Nasıl ki gün gecelidir; bir zaman gelir ve bu ip elinizden kayarak kaybolur. Hatırı sayılır bir zaman diliminde de ortalıklarda görünmez. Hani gözünüzle göremiyorsunuz ya, böyle zamanlarda bu ipin varlığına dair inancınız bile sarsılabilir. ‘Böyle bir ip hiç olmadı, var olduğunu sandığım şey ise bir yanılsamadan ibaretti’ demek daha yakın gelebilir hissinize. Bu, burada dursun. Uzun süredir hissettiğiniz bir duygu vardır. Adını bir türlü koyamaz, çerçeve içine alamazsınız. Bu belirsiz hal böylece sürüp giderken bu duygu kümesini, hiç beklemediğiniz bir anda bir şiirin dizeleriyle tanımlanırken bulabilirsiniz. Samsun’dan İstanbul’a henüz  gelmiştim. Şehir hayatı nedir biliyordum ama İstanbul diğerlerinin içinde bir istisna idi. Çalışıp maişetimi sağlamak için geldiğim bu metropolde,  yeni bir mesleği edinirken çekilecek bütün sancıları çekerken bir yandan da öğrenciliğin hakkını vermeye çalışıyordum. Bu iki ayrı disiplin zaman zaman çatışsa da son tahlilde ikisini aynı kazanda kaynatıp nihayete erdirdim. İşler her zaman iyi gitmez. Bazen başınıza…

İki Dudak Bir İnsan
YOL HİKAYELERİ / 2 Mart 2017

  Yıl 2009, yaz ayları.  Okullar henüz kapanmış. Üniversitenin açılmasına 3 ay var. Harçlığımı çıkarmak ve yazı boş geçirmemek umuduyla sanayide yedek parça üzerine bir dükkanda işe başlıyorum. İş ağır. Üstüm başım bir sanayi kuruluşunun yüzünü kara çıkarmayacak kadar kara, yağlı ve paslı. Her sabah erkenden işe çıkıyor ancak hava karardıktan sonra eve girebiliyorum. Yani o sıralar, birkaç sene sonra yazılacak Güven Adıgüzel dizelerini yaşamakla meşgulüm: ‘Akşam ezanında eve giriyoruz, üzgünüz yani gereği kadar.’(*) Sadece oto yedek parçaları satıyor olsak, belki kendimi beyaz yakalı bir iş yapıyor addedebilirdim. Fakat dükkanın sahibi olan Osman Usta’nın dinamik ve yerinde durmayan bir tarafı vardı. Sadece dükkanı açıp müşteri beklemekle yetinmez, sürekli yeni bir şeyler üretmeye çalışırdı. Mesela müşteri olmadığı vakitlerde mevsim yaz olmasına rağmen kar zinciri üretir, dükkanın uygun bir yerine depolardık. Eskiyen kamyon fren pabuçlarının yenisiyle değiştirmek normalde epey zahmetli ve kas gücüne dayalı bir mekanizma ile yapılıyordu. Hem yapılışı zordu hem de bir günde sadece birkaç takım fren balatası tamir edilebiliyordu. Sanayide bu iş böyle gelmiş böyle gider mantığıyla eski usullerle yapılmaya devam ederken; Osman Usta yaptığı bir icatla kas gücünün yerine kompresör gücünü kullanarak bu işi hem kısa sürede hem de daha az enerji harcayarak yapmayı sağlayan makinayı icat etti….