Mutfakta Bir Tren Yüzüyor

24 Eylül 2017

Tren

Çocukluğumun geçtiği köyün tam karşısında kalan ve bir dere ile ayrılan köy anneannemin köyüdür. 1950’li yıllarda Bulgaristan’dan vatan topraklarına göç ettiklerinde bu Çerkes köyünde iskân edilmişler. Devlet barınmaları için ev, ekip biçmeleri için tarla vermiş. Sonrasında anneannem yine Bulgaristan göçmeni olan dedemle evlenerek köyümüze gelin gelmiş.
Genelde mevsim bahar olunca hem anneannemin annesini ziyaret etmek hem de onun kerpiç evini sıvamak için bu köye yürüyerek giderdik. Zaman zaman suları çekilen, zaman zamansa yükselen dereyi sağ salim geçmek, hele o yolu yaya olarak bitirmek, tam bir başarı öyküsüydü. Bu yüzden anneannemin annesine ‘uzak nine’ adını vermiştim. Farkında olmadan aramızdaki ilişkinin de adını koyduğumu nereden bilebilirdim.

Uzak ninemin gözleri görmezdi. Sürekli tek bir noktaya bakarak konuşurdu. Hayatımda ilk kez amâ biriyle karşılaşmıştım ve bu durum beni çok şaşırtmıştı. İlginçtir; kendisi beni dünya gözüyle bir kez bile göremeden sevmemeyi tercih etmişti. Birkaç ziyaret sonra anneanneme: ‘Bu çocuk çok konuşuyor, bunu getirme bir daha Ayşe’ demişti. Bense bu tatsız reddedilişten ziyade niye göremediğine odaklanmıştım. Acaba niye göremiyordu? Ne yapmıştı da kör olmuştu? Yoksa… Yoksa o da henüz küçük bir çocukken minik kozalaklı çam ağacını sallarken yukarı mı bakmıştı?

Anneannemin kocaman bir bahçesi, bahçesinde de bir çam ağacı vardı. Alışık olduğumuz çam ağaçlarından biraz farklı. Bilye büyüklüğünde kozalakları, küçük dikenli yapraklarıyla değişik bir türdü. Bazı dalları benim ulaşabileceğim yükseklikte olduğu için dallarından tutup sallamayı çok severdim. Ağaç sallandıkça üzerinde ne varsa; dal, toz, gübür, kozalak parçaları düşerdi. Bu durumu keşfettikten sonra o ağacı sallayıp geçip altında beklemek mutat bir oyunum haline gelmişti. Sanki yüzüme kar yağar gibi oluyordu. Yine böyle bir gün, ağacı bir dalından tutmuş sallarken uzaktan beni gören anneannem telaşla ‘Yapma yavrum, sallama o ağacı’ diye bağırdı. ‘Gözüne girer, kör olursun ve sonra bir daha hiçbir şeyi göremezsin…’ diye de ekledi. O günden sonra bir daha o ağaçla hiç oynamadım. Allah’ım nasıl olurdu da bir insan gözleri görmeden yaşayabilirdi, her yerin karanlık olduğunu düşündükçe içime korku doluyordu. Uzak ninemin neden kör olduğuna dair tahminim işte bugüne dayanıyordu.

Yine bu uzak nine yolculuklarından birinde, köye vardığımızın akşamı ailemle uzaktan bir akrabamıza gitmiştik: Gülden ablalar. Gülden abla o akşam, gecenin ilerleyen saatlerinde diğer odadan elinde bir oyuncak kutusuyla çıkıp geldiğinde sevinçten ne yapacağımı bilememiştim. Hemen kutuyu açtım. Aman Allah’ım, bu bir tren setiydi! Niye yapmıştı bunu, bu tren seti nereden çıkmıştı, bunu gerçekten benim için mi almıştı; bunların hiçbirine takılmadım. Çocuktum ve tren setim önümdeydi. Hemen odanın orta yerine rayları kurmaya başladım. Dış dünya nazarımda yavaş yavaş bulanıklaşıp bir süre sonra sadece ben ve trenim kaldığında, dünyanın en mutlu insanlarından biriydim. Lokomotifi ve vagonları da birbirine ekledim. Artık trenim yolculuğa hazırdı. Treni rayına yerleştirdim ve çalıştırdım. Hiçbir tepki vermedi. Tekrar denedim; tık yoktu. Tam bu duruma canım sıkılmaya başlamıştı ki bunu fark eden Gülden abla imdadıma yetişti. Pili yokmuş meğer. Hiç kömürsüz, pilsiz tren gider miymiş? Gittiği diğer odadan kısa bir süre içinde iki adet pille geri geldi Gülden Abla. Pili taktım ve çalıştırdım treni. O arı vızıltısına benzer sesi, tekerlerinin dönüşü, vagonların lokomotifi takip edişi…Yanına doğru uzandım ve izlemeye başladım. Raylarda nasıl da güzel salınıyordu kara trenim.

O gece, benim için mutlu çocukluk anılarımın ‘unutma meleklerinin’ olmadığı bir yerine kaydolmuştu. Tabii ki Gülden Abla ismiyle birlikte… Üzerinden en az 23-24 yıl geçti. Onu bir daha hiç mi hiç görmedim, belki o beni ve aldığı treni çoktan unutmuştur ama ben unutmadım. O zamanlar genç bir kızdı. Artık yaşlanmaya başlamıştır. Aradan geçen onca zamanda, annesi ve babasının vefat ettiğini, oradaki kalabalık hanenin yıllar içinde peyderpey dağıldığını duydum sadece.

Mutfak

O akşam, uzunca bir geçmişimiz olmasa da uzun bir geleceğimizin olmasını dilediğimiz aile dostlarımızla beraberdik. Ailenin güzel işlerinden biri olan ve dünyada henüz ikinci yılını yaşayan Meryem Şifa’ya, neye niyet neye kısmet kabilinden bir hediyemiz oldu. Kendi deyimiyle ‘anne pembesi’ bir mutfak seti.

Şifa o akşam anneannesindeydi ve geldiğinde biz mutfak setini kurmuş; tabak, çanak, çatal, bıçak neyi varsa raflarına yerleştirmiştik. Heyecanla, onun eve gelmesini ve yeni oyuncağını görmesini bekliyorduk. Sonunda kapı zili çaldı, Şifa gelmişti. O alıştığımız selamlaşmasının ardından odasını merak ettiğimizi ve bize gösterip gösteremeyeceğini sorduk. Heyecanla kabul etti. Odasına girdiğimizde ise bize önce yatağını gösterdi. Üzerine çıktı, atladı, zıpladı. Sonra masasına geçiyordu ki sabırsızlıkla bekleyen bizler, süreci biraz kısaltmak adına ‘aaa burada ne varmış böyle’ diyerek mutfak setini işaret ettik. Yeni oyuncağıyla birkaç saniye bakıştıktan sonra yüzünde hafiften bir tebessümle yanına giderek musluk kısmından abdest almaya başladı. Sadece kendi almakla kalmadı, bize de aldırdı. Yemekleri abdestsiz yapmayacak, anlaşıldı! Sonra sıra geldi yemek pişirmeye. Önden bir çay ikram etti, biz onu içene kadar da ana yemeği yaptı. Ana yemekten sonra da tatlı niyetine yeni yaptığı keki ikram etti. Verir vermez hemen yemeye başladım ama kek biraz hamur mu kalmıştı ne?

Şifa orada öylece yeni oyuncağıyla oynarken tren setim ve Gülden abla gece boyunca zihnimin raylarında döndü durdu…Nasıl oluyordu da üzerinden yıllar geçse de o güzel duygu aynı tazeliğiyle yaşamaya devam ediyordu. İnşallah Şifa için de aynı şey olur. Çünkü ben öyle inanırım ki, aynı yaşta olmasak da çocukluklarımız her daim aynı yaştadır.

Share This:

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir