Mutfak Masası ve Kurmaca

1 Şubat 2020

Başlarda O da herkes gibi bir hayat çizgisi izlemeye niyetliydi. Önce okul, sonrasında iş ve evlilik. Fakat sıralamada bir terslik oldu. Önce evlendi, sonra çalışmaya başladı ve ancak çok sonra mezun olabildi. Bir şirkette emir altında çalışma düşüncesinden nefret ettiği için butik bir kafe-bar açtı. İnsanların caz müzik dinleyip kahvelerini yudumlayabilecekleri bir yer. Fakat üniversitede evlenmenin doğal sonucu olarak ne eşinin ve kendisinin parası vardı. O yüzden 3 yıl kadar köle gibi, aynı anda birden fazla işi bir arada götürmek zorunda kaldı.  Sevdiği işi yapmasına rağmen, ilk zamanlar işler pek iyi gitmedi. Kafenin albenisini arttırmak için kendi hafta sonları canlı müzik yapmaya başladı, yeni konseptler denedi. Ticari bir işletmeye sahip olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak, borç aldığı ödemeler üst üste geliyordu. Yine böyle bir günde işyerine giderken yerde hatırı sayılır miktarda para buldu. Bu para en azından günü gelmiş ödemelerini karşılıyordu. O kadar dar boğaza girmişti ki; parayı sahibine teslim edilmek üzere polise götürmedi. O parayla borçlarını ödedi.  Bir süre sonra işler yoluna girdi. Patrona yaltaklanmak zorunda olmadığı, kendi yağında  kavrulduğu, sevdiği işi yaptığı bir hayatı yaşıyordu. Bir gün sahibi işyerini restore etmek isteyince kafe-barı daha büyük ve ferah bir mekana taşıdı. Geri dönüp o günlere baktığında eşiyle beraber ne kadar da çok çalıştıkları aklında kalan tek şeydi. Gençliğin tasasız günleri olarak adlandırılan o günler, O’nun için bir mücadele halinde geçmişti. Birkaç yıl sonra işyeri istikrara kavuştu ve eşiyle birlikte biraz nefes alabildiler. Yine de uzunca süre işin başından ayrılamıyorlardı fakat sistemi bir kere oturtmuşlardı. Bu zaman zarfında bulduğu her boş zamanı müzikle ve okuyarak geçirdi.

Kafe-bar açıldıktan 4 yıl sonra, 1978 yılında, bir düşük bütçeli bir takımın beyzbol maçını izlemek için biraz yüksekçe tepede bulunan çimenlere oturmuştu. İlk vuruşta, sopanın topla buluştuğunda çıkan o tok sesin ardından tribünlerden yoğun bir alkış sesi yükselmişti. O anda hiçbir neden ve dayanağı olmadan şöyle bir düşünceye kapıldı: ‘Galiba ben roman yazabilirim.’ İlham perisi, aydınlanma anı, ne derseniz deyin, artık bir kapı açılmıştı O’na. Yaşamının tam da o oyuncunun topa vuruşundaki tok sesi duyduğu anda, kalıcı bir değişim geçirdiğini hissetmişti.

Maç bitiminde eve giderken bir tomar kâğıt ve kalem aldı. O günden itibaren her gece evinin mutfak masasında yazmaya başladı. O masa ve gün doğana kadar geçen birkaç saat gerçek anlamda özgür olduğu tek zamandı. 6 ay gibi bir sürede ilk kitabı Rüzgârın Şarkısını Dinle’yi yazdı. Yayınlamadan önce üzerinde bir süre daha çalıştı. Gün içinde ayırabileceği zamanın kıtlığından da ziyade roman yazma konusunda en ufak bir fikrinin olmayışı O’nu zorlamıştı. Çeşitli alanlarda ve farklı farklı milletlerin eserlerini okumuş olsa da Japon kurmacası hakkında çok az fikir sahibiydi. İlk romanının son halini okuduğunda kendi hakkında büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Kitap, romanda olması gereken tüm özelliklere sahip olmasına rağmen sıkıcıydı. Kendisi böyle hissediyorsa, okurun tepkisi bunun birkaç katı olur diye düşündü. Bir ara benliğinde yazmak ve yazmamak arasında çatışma yaşadı, sanırım yazmak için olması gerekenler bende yok, diye düşündü. Bırakıp gitmeyi düşündü, genelde olduğu gibi. Fakat halen o beyzbol maçını izlerken yaşadığı aydınlanma ve his aklındaydı. Geçmişine baktığında güzel bir roman ortaya koyamamasını son derece normal buldu. Daha önce tek bir satır bile yazmamıştı. Kendi kendine ‘karmaşık, bilgece şeyler yazmaya çalışmayı bırak’ dedi. Roman ve edebiyat hakkında edindiği tüm yerleşik düşünceleri bir kenara koyup sadece duygu ve düşüncelerini geldiği haliyle kaydetmeye odaklandı. Bu ilk elde kulağa basit gibi görünse de kolay bir iş değildi. Önce kalem ve kağıtları attı, daktiloya geçti. Sonra dilini değiştirdi. Evet, anadili haricinde bir dilde, İngilizce’de yazmaya başladı. Kelime haznesi zayıftı, karmaşık ifadeleri İngilizce ifade ederken oldukça zorluk çekiyordu. Fakat anadilinde olduğu gibi,  yaşadığı bir duygusunu ya da düşüncesini ifade etmeye çalışırken o konuyla ilgili bütün kalıplar aklına üşüşmüyor, böylece bir zihni tıkanma yaşamıyordu. İngilizce ifade ederken kafası daha dingin, sade ve duru çalıştığını fark etti. Sonunda zor ve karmaşık cümleler kurmak gerekmediğine kanaat getirdi.

Çok sonra Agota Kristof adında bir yazar keşfetti. O’nun hikayesi kendisininkine benziyordu. Kristof, Macar asıllı olup ülkesindeki iç karışıklıktan sonra İsviçre’ye kaçmıştı. Burada Fransızca öğrenmiş ve yeni öğrendiği dilde yazarak bambaşka bir tarz ortaya koymuştu.

Yabancı dilde yazmanın tuhaf etkisini sezdikten sonra daktilosunu masasında kaldırdı ve yeniden kâğıt tomarını önüne aldı. Bu kez daha önce yazdıklarını Japoncaya çevirmeye başladı. Bu sürecin sonunda kaçınılmaz olarak yeni bir tarz ortaya çıkmıştı. İşte bu yeni üslup tamamen O’na aitti! Dil eleştirmenlerinden zaman zaman sert eleştiriler alsa da kulak asmadı. Dil üzerinde yeni denemeler yapmanın yazarın en doğal hakkı olduğunu savunuyordu.

Güneşli bir pazar sabahı telefonu çaldığında arayan Gunzo edebiyat dergisinin editörüydü. Rüzgârın Şarkısını Dinle’nin finale kalan son 5 eserden biri olduğunu haber verdi. Romanı göndereli epey olmuştu ve gönderdiği çoktan aklından çıkmıştı. Gunzo’ya kitabın yazdığı tek nüshasını göndermişti. Eğer kitabını seçmezlerse, Gunzo reddedilmiş taslakları geri iade etmediğinden sonsuza dek yok olacaktı romanı. Yataktan doğruldu, ılık bir duş aldı, giyindi ve eşiyle yürüyüşe çıktı. Yürüyüş esnasında bir güvercinin çalılıklara takıldığını fark etti. Kanadı kırılmış gibi olan kuşu takıldığı yerden kurtardı ve eline aldı. Elinde kuşun tüm sıcaklığını ve kalp atışlarını hissediyordu. İşte tam o anda aklına bir düşünce geldi, ödülü kazanacaktı! Teorik olarak açıklanması mümkün olmasa da sezgisel olarak ödülü alacağına emindi.

Sonuç olarak birincilik ödülü Rüzgârın Şarkısını Dinle’ye verildi. Ertesi yıl aynı masada Pinball’u yazdı. Kafe-bar işletmeye devam ediyordu ve ikinci kitabını da tıpkı ilki gibi gece geç vakitlerde bulduğu zamanlarda yazdı. İkinci kitabını bitirdikten sonra işi bırakarak tam zamanlı yazar olmaya karar verdi ve hiç vakit kaybetmeden ilk uzun romanını yazmaya koyuldu. Tekerlek bir kere dönmeye başlamıştı. Diğer romanları da art arda geliyordu ama ilk iki romanını yeri O’nda çok başka oldu.

Hala tüm netliğiyle o beyzbol maçında çimlerin üzerinde otururken gelen hissi ve o güvercinin ellerindeki sıcaklığını hatırlıyor. Roman yazmak ne anlama gelir diye sorduğunda hep o hisler geliyor aklına. Bu iki anı O’na, içinde taşıdığı bir şeye inanmayı ve bu içimdeki şeyin sunacağı olasılıkları hayal etmeyi öğretti. Bugün, halen o hisleri içinde taşıyor olmaktan dolayı çok şanslı!

 

Not: Yazı oluşturulurken Murakami’nin Rüzgarın Şarkısını Dinle isimli romanının bitimine, 2014 yılında eklediği yazıdan istifade edilmiştir.

 

Share This:

2 Yorum

  • Sabrın Suskun Gülü 3 Şubat 2020, 21:25

    Çok anlatım bozukluğu var ya. Hikayeyi veya uslubu eleştirmeye sıra gelmez o kadar anlatım bozukluğu var.

  • Cihan Uluç 14 Şubat 2020, 22:17

    Elden geçirildi, anlatım bozukluklarından ve yazım yanlışlarından mümkün olduğunca arındırıldı.

Sabrın Suskun Gülü için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir