Hanutçu Necati

20 Ocak 2017

Yine bir izin günümün öğleden sonrası, Sultanahmet Meydanı’ndan Küçük Ayasofya’ya doğru giderken  yolda rast geldiğim cumbalı ahşap evleri seyrediyordum. Kimi restore edilerek otele çevrilmiş, kimi ise bakımsızlıktan yıkılmak üzereydi. İkamet olarak kullanılanı nadirattandı.

Camiinin avlusuna doğru yaklaştığımda ellili yaşlarda, uzun kır saçlarını omuzlarına bırakmış, oldukça zayıf ve bakımsız görünümlü birine rast geldim. Yanından geçerken ‘hi’ diye seslendi. Gayri ihtiyari durmak zorunda kaldım.  Belli ki dış görüntümden ve sokaktaki ahşap binaları ağzım açık inceleyişimden dolayı turiste benzetmişti. Turist olmadığımı belirttim ve sohbet etmeye başladık. Bu civarı bilip bilmediğini sordum. Bazı sokakları hane hane biliyordu. Buraya bir dernek için uygun bina bakmaya geldiğimi söyledim. Civar sokakları dolaştık. Uygun olabilecek birkaç evin telefon numarasını aldım.

Ağır adımlarla sokak sokak dolaşırken Sokullu Mehmet Paşa Camii’ne rast geldik. Burada 8-9 ay çalıştığını, cami temizliğini ve bekçiliğini yaptığını söyledi. Camii hakkında bildiklerini anlatmaya başladığında ise epey şaşırdım. Aktardığına göre; bir dönem Mekke’de bir iç karışıklık meydana gelir ve Hacer’ül Esved taşının bir kısmı parçalanır. Toplam 16 adet parçaya bölünen taşın 6 tanesi Sokullu Mehmet Paşa’nın eline geçer. Ele geçen 6 tanesinin 4’ü Sokullu Mehmet Paşa’nın vefat etmesinden sonra bu camiiye nakledilir. Diğer ikisinin halen Eyüp Sultan’da olduğunu söyledi.

Rivayeti böyleydi. Doğru mu yanlış mı araştırma gereği duymadım. İçeri girip taşları saymayı da başka bir güne bıraktım.

Hem tarihlere hakimdi hem de şahsiyetlere. Hikayeyi aktarana kadar bir çok tarihi kişiliğin ismini zikretmişti. Ağzında sadece önden bir iki dişi kaldığından konuşmakta zorlanıyor olsa da anlatma iştahı yerindeydi. Anlattıkça daha da anlatıyor bir tarihi konudan diğerine geçiyordu. Sohbeti hoşuma gitmişti. İnsan böyle yerlerde samimi bir sohbet arar. Bazen rast gelir, bazen rast gelmez.

Bir yerde çay içelim mi teklifini geri çevirmedim. Camiinin karşısında bulunan çay ocağına geçtik. Yolda ismini de bağışladı: Necati.

Yaşı itibari ile Necati amca demeyi tercih ettim. Dış görüntüsüne dikkat kesildim. Üzerindeki siyah deri mont  mevsim normallerine göre epey ince kalıyordu. Ayakkabıları ve pantolonu iyice eskimişti. İnsanda tuhaf bir acıma hissi uyandırıyordu.

Anlatmaya devam etti. İkisini ileri seviyede olmak üzere toplamda 4 dil biliyormuş. Çocukluğu ve ilk gençliği Almanya’da geçmiş. Kimyaya epey meraklıymış, Almanya’da okulunu kazanmış ama devam ettirememiş. 25 yıl olmuş Türkiye’ye geleli. Evlenmiş fakat geçinememiş. Çok geçmeden eşi çocuğunu da alarak Almanya’ya geri dönmüş, üstüne bir de başka biriyle evlenmiş. Uzun süredir çocuğunu göremiyormuş büyük ihtimal şuan 20’li yaşlarında bir delikanlı imiş. Burada kimi kimsesi yokmuş. Nerede oturduğunu sordum. Bir süre sessiz kaldı tekrar anlatmaya başladı. Özellikle kış aylarında iki seçeneği olduğundan bahsetti. Birincisi; gecenin ilerleyen saatlerinde 24 saat açık olan internet kafelerden birine gidip 9-10 saatlik hesap açtırarak orada sabahlıyor. İkincisi; Aksaray civarında bir pansiyonda geceliği 20 lira karşılığında kalıyor. O günkü maddi durumuna göre bir tercihte bulunuyor bir de havanın durumuna göre tabii. Mevsim müsatitse sokaklar da iyi bir seçenek oluyor.

Kalacak bir evi olmadığını duyunca hafızamı yokladım. Ne yapılabilirdi? Daha önce evsizler evi gibi bir projeye hayat veren arkadaşımı aradım. 6 ay önce kapattıklarını söyledi. Başka bir arkadaşı aradım ondan da Şefkat-Der isimli derneğin bu konuda o civarda en ciddi çalışan dernek olduğu bilgisine ulaştım.Şefkat-Der’i duyduğunu ama bu civara daha yakın bir yer baktığını söyledi. Bir pansiyon, oda vs. ayarlanabilir umuduyla Aksaray tarafında çalışan polis arkadaşları aradım, Onlardan da olumsuz yanıt aldım. 20-25 dakika seri telefon görüşmelerimden bir sonuç çıkmamıştı. Elimden geleni yapmıştım. En son aklıma Aksaray’da kaldığı pansiyon sahibiyle konuşmak geldi. Bunu Necati Amca’ya teklif ettiğimde ‘tuhaf’ bir dirençle karşılaştım. Bu pansiyon sahibi çok ters bir adammış, insanlıktan nasipsiz bir paragöz imiş. Gayrı meşru işler de çeviriyormuş aynı zamanda. Daha iyi ya, dedim. Polis arkadaşlara rica ederiz gayrı meşru tarafından tutup yakalarlar adamı. Ne dedimse yanaşmadı. Beni de fikrimden vazgeçirdi.

Nasıl geçindiğini sordum. Turistlerin yoğun olduğu zamanlarda onlara rehberlik yapıyormuş. Sultanahmet, Beyazıt, Eyüp. Turistlerin arzusuna göre. Gezi bitince de turistler gönüllerinden ne koparsa usulü bir rehberlik ücreti atıyorlarmış. İnternette hakkında yapılmış birkaç Almanca yoruma rastladım. Vakti zamanında İstanbul’a gelerek Necati Amca’nın rehberliğinde gezmişler. Hem mevsim hem malum olaylar yüzünden turist sayısı azalınca bu durum onu da vurmuş. Müşkül duruma düşmüş. Elini sağ cebine soktu ve 6 lira bozuk para çıkardı. Tüm parasının bu kadar olduğunu belirtti. Meselenin buraya geleceğini hissetmiştim. Sadece kendim için yaşamaktan yorgundum ve bu durumu değiştirmek adına bir şeyler yapmak istiyordum. Kafamdaki bir iki ‘küçük’ soru işaretini bastırarak, konuşmaya başladığımız ilk andan beri vermek niyetine girdiğim bir miktar parayı oracıkta verdim.

Uzun bir teşekkür konuşması yaptı. Yıkadı, yağladı, balladı. ‘Eyvallah’ diyerek oradan  misafir olacağım adrese doğru devam ettim.

 

Devamı: Hanutçu Necati(2)

Share This:

4 Yorum

  • Yusuf 20 Ocak 2017, 14:56

    Kaç tl verdın kanka hanutçuya??

    • Cihan Uluç 23 Ocak 2017, 12:36

      Paranın ne önemi var Yusuf Bey kardeşim.

  • Refik 20 Ocak 2017, 15:08

    Gönlünden ne koptuysa vermiştir yusuf bey kardeşim miktar önemli mi..Cihan bey başarılar yazılarınız Harika

    • Cihan Uluç 23 Ocak 2017, 12:36

      Savunma için teşekkürler Refik. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir