Umre Günlükleri
YOL HİKAYELERİ / 25 Ağustos 2018

  Yolculuk Vakti 17 Nisan 2017, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı Medine’ye uçmak üzere havalimanındayız.  Ne olur ne olmaz diye erkenden yerimizi aldık. Uçağımızın kalkış vakti yaklaştıkça heyecan da artıyor.   Medine’de Zaman 21 Nisan 2017, Medine Artık bu defterin adı Medine gören defterler arasına yazılabilir. Şükürler olsun ki umre yapmak üzere Medine’ye vardık. Burada birkaç günümüz var. Ardından Mekke’ye yolculuk gözüküyor. Bu güzel topraklarda ilk dikkatimi çeken şey zamanın akışı oldu. Burada zaman; ne İstanbul saatine, ne de başka bir yerin saatine benziyordu. Zaman ağır adımlarla, kendinden emin bir şekilde, huzurla akıyordu. Hiçbir şeyi oldu bittiye getirmek istemiyormuş gibi. Bu kadar kişinin aynı anda namaz kıldığı, Allah’ın zikrinin her yerde yankılandığı ve Allah’ın en sevgili kulunun kabrinin bulunduğu bu mekân, adım atar atmaz bizi tesiri altında bırakıyor. Bizi dönüştürmeye ve kendi iklimine dâhil etmeye başlıyor. Normalde insana zor gelen, bazen baştan savma bir edayla yaptığınız ibadetleri burada, her rüknü üzerine basa basa, altını çize çize kolayca yaptığınızı görüyor ve şaşırıyoruz. Modern zamanlarda insanın kendine kalması zor. Bu durumu öyle içselleştirmişiz ki mesela metroda telefonumuzun bir süre sinyali kesilse boşluktan ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Yalnızlıktan öcüden korkar gibi korkuyoruz. Burada yalnız kalmaksa başka bir şey. Kendinle yüzleşmek, gerçeğinle yüz yüze gelmek. Kaçtığın ve görmezden geldiğin meselelerin…

Bize Ait Olan Ne Kadar Uzakta
YOL HİKAYELERİ / 31 Mart 2018

  Çocukluğum, adını hemen yakınındaki dereden alan bir köyde geçti. Eski adı ‘Elekse’ olan köye yeni isim verirken pek zorlandıklarını sanmıyorum. İşte dere, işte köy; buyurun size Dereköy! Henüz 7-8 yaşlarındayım. Okumayı yeni sökmüşüm, nasıl heyecanlıyım.  Yeni bir dünyaya doğmuş gibiyim ve bu dünyada ne bulsam okuyorum. Eski gazeteleri, televizyonda gördüğüm alt yazıları, bisküvilerin üzerinde yazanları hatta babamın ehliyet sınavına girdiği ehliyet kitabını bile. İşte tam da okumaya böyle iştahlı günlerde elime, sarı kapaklı, dışında namaz kılan iki çocuk fotoğrafının olduğu bir namaz hocası kitabı geçti. Sonradan öğrendim ki bizim kuşaktan çoğunun evinde varmış o kitap. Hatta sosyal medyada ‘bir neslin imanını kurtaran kitap’ filan diye mizahına rastladım. Önce okumaya, sonra da arapça kısımlarını ezberlemeye başladım. Üstteki resimlere bakıyor, altta ezberlenmesi gereken arapça kısımları çalışıyordum. O yaşlarda hafıza zehir gibi tabi. Kısa bir süre içerisinde namazda okunacak olan sure, tespih ve duaları ezberlemiştim. Sıra bunu anneme göstermeye gelmişti. Kendimi hazır hissettiğimde mutfakta yemek yapmakta olan ona seslendim. İşini bırakıp yanıma geldi. Kitabı kapatıp bir kenara koydum ve yavaş yavaş mağrur bir şekilde serdim odanın ortasına  seccadeyi.  ‘Anne şimdi beni izle, namaz kılıcam’ dedim. İlk namaz, ilk heyecan. Başladım kılmaya. Kıyamdayken ayaklarımın arasındaki mesafe 4 parmak olacak şekilde aralık tutuyor ve gözümü asla secde edeceğim…

Kaldırımın Adamı
YOL HİKAYELERİ / 30 Aralık 2017

Kaldırımın adamı var lan diyesi geliyor insanın, kaldırımın adamı var. Arnavut mu, Türk mü, Kürt mü, Çingen mi? Kaldırım mı, adam mı? Din-don-din…Din-don-din… ‘Sayın halkımız; sokağa attığınız ev eşyalarınızı özel ekiplerimizle topluyor ve geri dönüştürüyoruz. Tüm halkımıza saygıyla duyurulur.’ Nereden başlanır toplanmaya bu adam. Ayaklarından başlasa iyi olur, çünkü kaldırımın yarısı işgal edilmiş durumda. Zabıtalar ve polisler hemen üşüşür ki öyle olmamış. Kimse üşüşmemiş, ama o her kimse belli ki üşümüş biraz, hava öyle çünkü.  Tam evden montla çıkıp, elde montla gezmelik bir hava. Akşamı için aynı şeyleri söyleyemeyiz ama. ‘Tamam merkez, konu anlaşıldı. Rumeli Caddesi No:121/b önüne özel ekiplerimizi sevk ediyorum…’ Ekipler geldi hın hın hın, tepe lambaları dönüyor vu vu vu, görevliler iniyor dan dan dan. ‘-Hayri, nerede ev eşyaları lan!’ Sayın belediyemiz, sokağa atılan adamlar içinde bir özel ekibiniz var mı acaba? Beyaz masaya tivit atsam, >>B11224… bilmem kaç kayıt numarasıyla sisteminize kaydolsam. Adam bu saatten sonra geri dönüşür mü? En fazla yeniden üşür, Önümüz kıştır, en az Nişantaşı’nın insanları kadar soğuktur kaldırımları. Share This:

Taksim Atatürk Kitaplığı
YOL HİKAYELERİ / 21 Ekim 2017

  Son zamanlarda kütüphanelerin mesai süreleri ile ilgili ilginç gelişmeler oluyor. Bir süre öncesine kadar 7/24 hizmet veren kütüphanelerin İstanbul’daki tek numunelik örneğini Taksim Atatürk Kitaplığı teşkil ediyordu. Birkaç ay önce kadar Merkezefendi Şehir Kütüphanesi 7/24 hizmet verme kararı alarak Atatürk Kitaplığı’nın bu alandaki yalnızlığına son verdi.(*) Geçtiğimiz hafta Beyazıt Devlet Kütüphanesi de bu zincire dâhil olduğunu duyurdu. (**) Bu sevindirici gelişmeler uzun süredir yazmak istediğim kütüphane yazıları için harekete geçmeme vesile oldu. İlk yazımda, ilk göz ağrım diyebileceğim Atatürk Kitaplığı’ndan bahsetmek istiyorum. Taksim Atatürk Kitaplığı Beyoğlu ilçe sınırlarında, Gümüşsuyu yokuşundan Dolmabahçe’ye inerken hemen sağda kalıyor. Taksim Meydanı’na ve Dolmabahçe’ye birkaç dakikalık mesafede. Ulaşımı kolay, Taksim metrosuna çok yakın. Taksim’den ve Dolmabahçe’den geçen tüm otobüslerle ulaşım sağlanabilmekte. Ayrıca yoğun talepten dolayı girişinde eksik olmayan kuyruktan dolayı  mekanı kolayca tanıyabilirsiniz. Kitap almayıp sadece mekanı kullanacaksanız üye olmanız gerekmiyor. Girişteki güvenlik noktasına kimliğinizi verip, üzerinde oturacağınız masanın numarası yazılı kartla kütüphaneye kolayca giriş yapabiliyorsunuz. Taksim Atatürk Kitaplığı’nı diğerlerinden ayıran en önemli özelliği zaman kısıtlamasını ortadan kaldıran 7/24 hizmet politikasını İstanbul’da uygulayan ilk kütüphane olması. (Üniversite kütüphaneleri hariç) İstanbul genelinde hizmet veren kütüphanelerin hizmet saatleri incelendiğinde genelde 08.00-09.00 saatlerinde açılıp 17.00-18.00 kapandığı görülmektedir.  Sanki kütüphanelerde çalışan memurların çalışma düzenini bozmayacak şekilde düzenlenmiş gibi. Bu…

İki Yaka Bir Köprü
YOL HİKAYELERİ / 11 Temmuz 2017

‘Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız. Aman acele etmeyin. Yavaş! Yavaş!’(*) Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı,5 (Mustafa Kutlu) O gün, Mustafa Kutlu’nun çağrısına uyarak, Halaskargazi Caddesi üzerinden yürüyüşe başladım. Solumda Nişantaşı’nı sağımda Dolapdere’yi –birbirinin zıddı iki dünyayı– geride bırakarak, önce Harbiye’ye birkaç yüz metre sonra da Taksim Meydanı’na ulaştım. Bu istikametten meydana girdiğinizde bakış açınızın biraz soluna, İstiklal Caddesi’nin hemen girişindeki Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi düşer. Bir itirafta bulunayım. Henüz İstanbul’a yeni geldiğim zamanlar. Gündemde de Taksim’e cami yapılıp yapılmaması yönünde tartışmalar var. Meydana girdim ve bu kubbeli, minareli(!) yapıyı gördüm. Neyi tartışıyoruz yahu? İşte meydanın en güzel yerinde kocaman bir cami… Alıklığıma yanayım. İşin hakikatini ancak yanına kadar gidince anladım. İstiklal Caddesindeyiz. Son birkaç yıldır hiç bitmeyen bir altyapı çalışması. İş makinaları ve kırıcı delici sesleri. Alt üst olmuş cadde sathına rağmen yine o bilindik kalabalık. ‘Büyük ve kalabalık caddelerin/meşru kılmak istediği ne varsa/Kaçtım/Yakalanmaya duyduğum bir heves ardımda’ dizelerindeki kalabalık. Caddeyi bitirip füniküleri sağımda bırakarak Karaköy’e doğru iniyorum. Solumda girmeye cesaret edemediğim Galata Mevlevihanesi. İnşallah,bir gün ama. Bugünlük kapı eşiğinden selamlamakla yetiniyorum. Ve işte Galata Kulesi. Kule yüksek evet ama öyle ulaşılmaz,kibirli değil.  Ahbap gibi. Meydana kesif bir alkol kokusu hâkim. O…

Şiirin İpi ve İstanbul
YOL HİKAYELERİ / 7 Nisan 2017

Her okurun şiirle münasebeti farklıdır. Şiirin görünmez bir ipi olduğunu varsayarsak herkes bu ipi başka bir yerinden yakalamıştır. Kimi ‘alengirli’ bulur bu mecrayı. Reddetmez ama mesafelidir, uzaktan sever. Kimi ise kendini denize bırakır gibi bırakır. Şiire yakalanır, şiirde tutuklu kalır, şiirin ardından sürüklenir. Zaman-mekân farkındalığını yitirerek bu delilik halini doyasıya yaşar. Fakat bu mesut zamanlar pek uzun sürmez. Nasıl ki gün gecelidir; bir zaman gelir ve bu ip elinizden kayarak kaybolur. Hatırı sayılır bir zaman diliminde de ortalıklarda görünmez. Hani gözünüzle göremiyorsunuz ya, böyle zamanlarda bu ipin varlığına dair inancınız bile sarsılabilir. ‘Böyle bir ip hiç olmadı, var olduğunu sandığım şey ise bir yanılsamadan ibaretti’ demek daha yakın gelebilir hissinize. Bu, burada dursun. Uzun süredir hissettiğiniz bir duygu vardır. Adını bir türlü koyamaz, çerçeve içine alamazsınız. Bu belirsiz hal böylece sürüp giderken bu duygu kümesini, hiç beklemediğiniz bir anda bir şiirin dizeleriyle tanımlanırken bulabilirsiniz. Samsun’dan İstanbul’a henüz  gelmiştim. Şehir hayatı nedir biliyordum ama İstanbul diğerlerinin içinde bir istisna idi. Çalışıp maişetimi sağlamak için geldiğim bu metropolde,  yeni bir mesleği edinirken çekilecek bütün sancıları çekerken bir yandan da öğrenciliğin hakkını vermeye çalışıyordum. Bu iki ayrı disiplin zaman zaman çatışsa da son tahlilde ikisini aynı kazanda kaynatıp nihayete erdirdim. İşler her zaman iyi gitmez. Bazen başınıza…

İki Dudak Bir İnsan
YOL HİKAYELERİ / 2 Mart 2017

  Yıl 2009, yaz ayları.  Okullar henüz kapanmış. Üniversitenin açılmasına 3 ay var. Harçlığımı çıkarmak ve yazı boş geçirmemek umuduyla sanayide yedek parça üzerine bir dükkanda işe başlıyorum. İş ağır. Üstüm başım bir sanayi kuruluşunun yüzünü kara çıkarmayacak kadar kara, yağlı ve paslı. Her sabah erkenden işe çıkıyor ancak hava karardıktan sonra eve girebiliyorum. Yani o sıralar, birkaç sene sonra yazılacak Güven Adıgüzel dizelerini yaşamakla meşgulüm: ‘Akşam ezanında eve giriyoruz, üzgünüz yani gereği kadar.’(*) Sadece oto yedek parçaları satıyor olsak, belki kendimi beyaz yakalı bir iş yapıyor addedebilirdim. Fakat dükkanın sahibi olan Osman Usta’nın dinamik ve yerinde durmayan bir tarafı vardı. Sadece dükkanı açıp müşteri beklemekle yetinmez, sürekli yeni bir şeyler üretmeye çalışırdı. Mesela müşteri olmadığı vakitlerde mevsim yaz olmasına rağmen kar zinciri üretir, dükkanın uygun bir yerine depolardık. Eskiyen kamyon fren pabuçlarının yenisiyle değiştirmek normalde epey zahmetli ve kas gücüne dayalı bir mekanizma ile yapılıyordu. Hem yapılışı zordu hem de bir günde sadece birkaç takım fren balatası tamir edilebiliyordu. Sanayide bu iş böyle gelmiş böyle gider mantığıyla eski usullerle yapılmaya devam ederken; Osman Usta yaptığı bir icatla kas gücünün yerine kompresör gücünü kullanarak bu işi hem kısa sürede hem de daha az enerji harcayarak yapmayı sağlayan makinayı icat etti….

Hanutçu Necati(2)
YOL HİKAYELERİ / 23 Ocak 2017

İlk Hikaye: Hanutçu Necati    Adım Necati. Bazıları Neco diye seslenir. Nasıl kolayınıza gelirse. Hanutçu derler bize. Peşinen söyleyeyim ben bu lakabı kabul edemem. Kendime rehber demeyi tercih ediyorum. Neticede turistlerin sadece gezerken değil, alışveriş konusunda da rehbere ihtiyacı(!) olabilir değil mi? Sabahtan beri yalı kazığı gibi bekliyorum. Ne gelen var ne giden. Soğuk içime kadar işledi.Kemiklerimin birbirine çarptığını duyuyorum. Hava buz buz. Bu sene  kış kök söktürüyor. 25 yıldır İstanbul’dayım, çok nadir hatırlarım böyle soğuk olduğunu. Sultanahmet tarafında her köşe başı tutulmuş. Hanutçu milleti yamyam olur, parsaya ortak istemez.  Yürü Necati dedim, buradan sana ekmek çıkmaz. Kimseyle didişecek halimiz yok. Yaşımız olmuş artık elli, yumruk sıkmak olmaz bundan kelli. Sallandım Küçük Ayasofya’ya doğru. Biri gelir mi dişimize uygun, meçhul. Bekleyelim bakalım. Eskiden böyle miydi? Mahşeri kalabalık. Öyle her geçene bulaşmaz, en yağlı müşteriyi seçmek için tüm sarraflığımızı kullanırdık. Sonra bir zaman geldi. Bombalar filan. Kimse uğramaz oldu buralara. Varsa yoksa bir Arap turist geliyor. O da alıcı değil, seyre gelmiş belli. Elini cebine atanı nadirattan.  Gerçi mevsim de kış şimdi.Olumsuz  hiçbir şey olmasa, mevsim normalleri. Bir yaz gelse de yolumuzu bulsak. İşte bir küçük turist kafilesi geliyor. Bir bakıyım,sağında solunda bizim hanutçu takımından kimse de görünmüyor.  Hadi oğlum Necati göster hünerini….

Hanutçu Necati
YOL HİKAYELERİ / 20 Ocak 2017

Yine bir izin günümün öğleden sonrası, Sultanahmet Meydanı’ndan Küçük Ayasofya’ya doğru giderken  yolda rast geldiğim cumbalı ahşap evleri seyrediyordum. Kimi restore edilerek otele çevrilmiş, kimi ise bakımsızlıktan yıkılmak üzereydi. İkamet olarak kullanılanı nadirattandı. Camiinin avlusuna doğru yaklaştığımda ellili yaşlarda, uzun kır saçlarını omuzlarına bırakmış, oldukça zayıf ve bakımsız görünümlü birine rast geldim. Yanından geçerken ‘hi’ diye seslendi. Gayri ihtiyari durmak zorunda kaldım.  Belli ki dış görüntümden ve sokaktaki ahşap binaları ağzım açık inceleyişimden dolayı turiste benzetmişti. Turist olmadığımı belirttim ve sohbet etmeye başladık. Bu civarı bilip bilmediğini sordum. Bazı sokakları hane hane biliyordu. Buraya bir dernek için uygun bina bakmaya geldiğimi söyledim. Civar sokakları dolaştık. Uygun olabilecek birkaç evin telefon numarasını aldım. Ağır adımlarla sokak sokak dolaşırken Sokullu Mehmet Paşa Camii’ne rast geldik. Burada 8-9 ay çalıştığını, cami temizliğini ve bekçiliğini yaptığını söyledi. Camii hakkında bildiklerini anlatmaya başladığında ise epey şaşırdım. Aktardığına göre; bir dönem Mekke’de bir iç karışıklık meydana gelir ve Hacer’ül Esved taşının bir kısmı parçalanır. Toplam 16 adet parçaya bölünen taşın 6 tanesi Sokullu Mehmet Paşa’nın eline geçer. Ele geçen 6 tanesinin 4’ü Sokullu Mehmet Paşa’nın vefat etmesinden sonra bu camiiye nakledilir. Diğer ikisinin halen Eyüp Sultan’da olduğunu söyledi. Rivayeti böyleydi. Doğru mu yanlış mı araştırma gereği duymadım. İçeri…

Otomatik Düşünceler ve Otomatik Kapı
YOL HİKAYELERİ / 2 Aralık 2016

  Psikolojik literatürde Bilişsel Davranışçı terapi yönteminin ortaya koyduğu ve seanslarda üzerinde çalıştığı otomatik düşünceler kavramı epeydir ilgimi çekiyor. Otomatik düşünceler; bir kişi, olay ya da durum hakkında zihnimizde aniden beliren, ‘kontrolümüz’ dışında gelişen, tutum ve davranışlarımızı yönlendiren düşüncelerdir. Bu düşünceler bir refleks gibi ortaya çıkar. Terapi desteğiyle ya da kişisel içgörü ile fark edilene kadar bu kontrol dışı halini muhafaza eder. Bu sebepten ötürü ‘özerk düşünceler’ de denebilir. Örneğin, kitap okurken yanına gelip gülerek  ‘ne yapıyorsun’ diye soran bir arkadaşına öfkeli yanıt veren birinin ‘alay ediliyorum’ şeklindeki otomatik düşüncesi aktif hale gelmiş olup bu yüzden arkadaşının davranışıyla orantısız tepki göstermiş olabilir. Dün gece işim gereği polis merkezinin giriş kapısının önüne aracımı çekmiş, içinde bekliyordum. Hava epey soğuktu, klimayı açtım. Hafiften kemiklerimin ısındığını ve yavaştan mayıştığımı hissetmeye başladım. Saat tam gece yarısında girişteki kontrol noktasından hırpani kılıklı fakat neşesi çok uzaktan bile fark edilebilen bir hanım girdi. Halindeki tuhaf tezatlık dikkatimi çekti ve gelmeye hazırlanan uykum geri gitti. ”Acaba ne olmuştu da yolu karakola düşmüştü? Aile içi şiddete mi maruz kalmıştı, oğlu uyuşturucuya mı başlamıştı, evine hırsız mı girmişti, neydi? Eh ablacım iyi güzel de, sen şimdi içeri gireceksin, bakalım hangi asık suratlı memur senin pejmürde kıyafetine ve toplumsal statüne…

Kalender İbrahim Abi
YOL HİKAYELERİ / 30 Eylül 2016

  Son günlerde Baltalimanı sahilinde umduğumuzu bulamadık. Yer yarılmıştı da bütün balıklar o yarıktan kaçmıştı sanki. Oysaki yarım kilo istavrite fit olmaya hazırdık. Beklediğimiz emin olun bundan fazlası değildi. Ne çapariler zayii ettik, ne kurşunlar dibe taktık… Her şey hepi topu çekeri yarım kilo balık içindi. Ama ne çare, oltamıza bir tanesi bile uğramadı. Bıkkınlık ve kızgınlık karışımı bir ruh hali ile nerede yanlış yaptığımızı sorgulamaya başladık. Evet, henüz acemiydik, bazen çapari kancalarımızı kapalı vaziyette körü körüne suya yolluyorduk. Evet, kimileyin takımlarımız denizdeyken çapari balıkçılığının ruhuna uymayacak sertlikte hareketler yapıyorduk. Ama olsundu, en azından bir tanesi oltamıza takılırdı değil mi? Tekniğimizden, acemiliğimizden ya da kullandığımız takım gibi bizden kaynaklı değişkenlerden çok daha önce bir gerçeği kabul etmek gerekirdi ki denizde balık yoktu. Kısaca ortada tipik;  vermeyince Mabut, neylesin Mahmut durumu vardı. Büyük balıklar ortaya çıkınca, küçük balıklar  buldukları ilk deliğe saklanmışlardı. Yorulmaya başlamış, dahası balık tutabileceğimize dair inancımızı yitirmeye başlamıştık. Psikolojik üstünlüğü yitirdiğimiz böyle bir anda ani bir hamleyle yerimizi değiştirmeye karar verdik. Kalender sahilini keşfimiz, işte böyle bir ahvâl ve şeraitte gerçekleşti. Kalender Sahili, Tarabya ile Yeniköy arasında konuşlu, Cumhurbaşkanlığı konutunun hemen önünde bulunan, sırtını gür bir koruya yaslamış, küçük ve samimi bir sahil kesimi. Ün yapmış diğer sahil ve koylar gibi…

Baltalimanı Kanunları
YOL HİKAYELERİ / 18 Eylül 2016

              İşbu yazı, Baltaliman’ında gözlemlediğim ve aşağıdaki şekliyle derlediğim birkaç öznel kuraldan ibarettir.   Kural 1: Olta balıkçılığı;  büyük heveslerle gelip eli boş dönmeler, nice çapariyi ve oltayı zayii etmeler,  kancayı balığa takacak yere çokça eline, yüzüne ve kıyafetine takmalar gibi bir bedeli olan tecrübelerle öğrenildiği için usta balıkçılar da yanlarına birkaç püf nokta öğrenme umuduyla yanaşan çaylak balıkçılara ilk etapta pek yüz vermezler. Zannımca onların da bedel ödemesini ve bir mesafe kat etmelerini isterler. Bu yüzden usta balıkçıların soğuk ve aldırmaz tavırları anlaşılabilir bir durumdur.   Kural 2: Hiçbir balıkçı mesken tuttuğu alana yeni bir balıkçı gelmesinden hoşlanmaz. Gelen balıkçının; kısa mesafe istavrite atacak çaylak bir balıkçı olması bile ortamı ısıtmaya yetmez. Usta balıkçı olarak sizin hâl ve hareketlerinizden bağımsız, sadece yanına sandalye açmanızdan ötürü ‘a priori’ olarak kıl kapmıştır bile. Panikleyip alınganlık etmeyin. Her ne kadar bu ilişkiye eksilerden başlıyor olsanız da bu durumu tersine çevirmek sizin elinizdedir. Size aşinalığı arttıkça, sonraki günlerde sizi yine aynı yerde gördükçe umulur ki aradaki buzlar erimeye başlasın.   Kural 3: Usta balıkçılar özellikle gün doğumu ve gün batımı gibi balıkçılıkta kritik zaman eşikleri olan bu anlarda çinekop, lüfer, izmarit gibi görece büyük deniz balıklarına uzun mesafe atışlar yapmaya başlarlar. Oltayı atıp,…

Baltalimanı Günlükleri (1)
YOL HİKAYELERİ / 12 Eylül 2016

     GÜN 1: Boğaz, Marmara’dan Karadeniz’e varıncaya kadar nasıl kıvrımlıysa, ona inen yollar da kıvrım kıvrımdı. Hisarüstü’nden boğaza doğru sallanarak Emirgan’da soluğu aldım. Aklımın estiği yönü hedef seçip yürürken, esnafa yol soran birinden cesaret alarak ani bir kararla aynı esnafa buralarda olta ve çapari satan bir yer var mı, diye sordum. Beni, on metre ilerideki küçük pasaja yönlendirdi. Uzun süredir kafamda bir olta almak fikri vardı ama bugün için herhangi bir şey tasarlamamıştım. Dükkâna girdim, sadece oltalara bakıp bir piyasa yoklaması yapacaktım. İçeride aynı yaşlarda olduğumuzu tahmin ettiğim iki arkadaş beni karşıladı. Olta balıkçılığına yeni başladığımı, daha önce sadece bir kere balığa çıktığımı hemen oracıkta söyledim. Bu gerçeği keşke bu kadar erken söylemeseydim. Balıkçılık ve oltalar hakkında hiçbir şey bilmediğimi öğrenmiş olmaları olta ve malzemeleri için fiyat verirken onları büyük ölçüde rahatlattı, yüzlerine yayvan bir gülümsemenin oturmasına vesile oldu. Toy bir olta balıkçısı adayıyla muhatap olmanın verdiği rahatlıkla bana dükkânlarında bulunan olta çeşitlerinden göstermeye başladılar. İlk olarak,  plastik türevi bir maddeden imal edilmiş bir kamış çıkardı. Başlangıç aşamasında bu kamışı tavsiye ettiğini söyledi. Kamışı elime aldım, evirdim çevirdim. Anlıyormuşçasına baktım fakat anlamıyordum. Karpuz değildi ki vurasın, yumurta değildi ki sallayasındı. İlk izlenimim olimpiyatlardaki sırıkla atlamacıların sırıklarına benzediği şeklinde oluştu….