Arafta Olandan Bir Tarafta Olanlara
ISINMA TURLARI / 18 Ekim 2021

‘ Söyle bakalım kim sefil bir kağıda karşı ’ Yunus Özyavuz Yeni bir çalışmanın ilk yazısına yıllar öncesinin bir şarkı sözüyle başlamanın hikmeti nedir bilmiyorum. Halihazırda arka fonda 2004-2005 yıllarında sıklıkla dinlediğim ‘Günlerim Ağlak’ isimli parça çalmakta. Bir koku ile yıllar öncesine gittiğimiz gibi bazen bir şarkı bir melodi bir nakaratla da geçmişe gitmek ve orada bir süre demir atmak mümkün. Bu depresif melodilerle ergenliğin tüm duygusal iniş çıkışlarını yaşadığım o tuhaf günlerden kesitlerin art arda geldiği bir akşam oluyor. ‘Hiçbir şey bulamazsam 06.45 vapurunun 5 dakika geç kalışını yazarım.’ diyen  O yazarın kulaklarını çınlatarak, kulağımızda yoğun bir müzikal destekle satırlarımızı ilerletelim. ‘Günlerim ağlak, sabrın sonu selamete varsa da faydası yok Gözlerim sağanak, varsın sözüm olsun, gülücük, merhamet olmasın Defterim sığınak, yazdıklarım ayrılık, damarında kan bitmiş Günlerim ağlak, sağlıcakla kal, benden uzak dur, yakın olma!’ Bazı anlar, bazı zamanlar vardır. Yüreğinizin tazelendiği, nabzınızın daha bir canlı attığı, gözlerinize ışıltının katıldığı bazı anlar, bazı zamanlar. Sık yaşamayız, geldiğimizde ise eğer şanslıysak -tıpkı benim şu an olduğum gibi- kâğıt ve kalemin başındayızdır. Tutar göğsümüzün derinliklerine çekeriz o anı. Şimdi sıra dert satırlarına gelsin. Bir şair olamadım. Bir yazar da belki. Dizelerim dolaşmadı dilden dile. Kitaplarım dolaşmadı elden ele. Ama bir şiirin etkisine girme,…

Anlamaktan Yorulan Aforizmalara Çağrışan Yanıtlar
ISINMA TURLARI / 21 Ekim 2020

Pessoa’nın aforizmalarını topladığı Anlamaktan Yoruldum isimli kitabı 2016 yılında Zeplin Kitap’tan çıkarak Türk okuruyla buluşmuştur. Kitapta beni çok etkileyen aforizmalar olduğu gibi, hiç nüfuz edemediğim, anlam veremediğim bir sürü cümle ve vecize ile de karşılaştım. Etkilendiklerim ve benden kuvve halinde olan bir duyguyu, bir düşünceyi, bir anıyı harekete geçirenlere ise bir kaç satırlık dipnotlar düştüm. Sahne şimdi onların… Hayata karşı siper alır gibi yazı masama yanaştım. İlk aklıma gelen Masa isimli yazıma başladığım cümle oldu: Bu masada kalmak hayatta kalmaya eş değer bazen. Benim için masa aslında yazı ve edebiyat demekti. Bu hep böyle oldu. Bir süre şiire, hikâyeye, edebiyata bikes kaldıktan sonra yeniden döndüğümde hayata dönmüş gibi hissetmiştim. Kaçtığım bütün savaşların yaralarını taşıyorum. Geçtiğimiz yıllarda yazdığım ve kişisel tarihim için önemli bir yerde duran Toprağın Altı isimli şiirimde geçen bir dörtlük: ‘Yatmış ve uyuyakalmışım erketeye Dışarıda aradığım, bulmaktan çok uzakta Kaçmakla kaptığım şifayı İlk hangi doktor yazmıştı reçeteme.’ Kaçmak ve kaçınmak karakterimin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bu dizeleri yazdığım günleri hatırlıyorum. Zor, depresif ve kararsızlıkla karakterize olmuş zamanlardı. Birçok şey gibi geçti, gitti ve bitti. Geçmişim, olmayı başaramadığım her şeydir. Türkçe Rap’in en önemli isimlerinden biri Ceza’nın şarkısı aklıma geldi. Nakaratta ‘İstediklerim ve yapamadıklarım aynı şeyler/Anlattıklarım benim için…

40 Yıl Evvel 40 Yıl Sonra Anadolu’da
ISINMA TURLARI / 29 Ağustos 2020

Romanlarını bir iki eksik hariç tamamlamıştım. İki öykü kitabı da ilk okuduklarım arasındaydı. Kronikleri, anılarını topladığı kitaplarını da ardı sıra okuduklarım listesine dahil etmiştim. Fakat yazarlık hayatı boyunca çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazıları gayretli bir çalışma ile Memleket Yazıları serisi altında toplanmış, okunmayı bekliyordu. Hatta bu seri altında basılan kitapların önsözünde de Memleket Hikayelerinin yazarı olarak Refik Halid’i, bir de Memleket Yazıları yazarı olarak anılmasını umut ediliyordu. Refik Halid Karay, 40 Yıl Evvel 40 Yıl Sonra Anadolu’da başlığı altından kitaplaştırılan yazılarında, Üç Nesil Üç Hayat’ta yaptığı Abdülaziz, Abdülhamit ve Cumhuriyet dönem kıyaslamasının bir benzerini bu kez bir yol güzergahı üzerinden yapıyor. 1910’lu yıllarda  mecburiyet icabı gezdiği Anadolu şehirlerini 40 yıl sonra fakat bu kez sürgün olarak değil, gazetesinin ona takdim ettiği yüklü bir yol harcırahı ile geziyor. İki seyahatin menzilinde İstanbul, Bursa, Balıkesir, Edremit, Ayvalık, Bergama, İzmir, Manisa, Isparta, Burdur, Antalya, Alanya, Antakya, İskenderun, Ankara, Zonguldak, Bolu şehirleri var. Gezdiği yerleri de sürekli 1910’lu yıllarda geldiğindeki vaziyetle kıyaslayarak şehirlerin değişen, gelişen ya da geriye giden yanlarını ortaya koyuyor. Kitabı okurken kendinizi ister istemez bugünkü durumla kıyas eder halde buluyorsunuz. Kitap sayesinde tarihi biraz geriye alıp, 1950’lelere gitme imkânım oldu. DDT benim de gündemime girdi mesela. Bozuk şose yollar sanki bugünün bir…

Okumalar
ISINMA TURLARI / 14 Mayıs 2020

Pastoral Senfoni Andre Gide’nin bu romanını dün fırsat bulduğum kısa bir sürede bitirdim. Bir papaz, oğlu, karısı ve kimsesiz bir kız olan Gerthrud arasında geçen olaylar silsilesini sıradan ve yavan  buldum.  Önsözü okumasam derin bir kitap olduğuna dair herhangi bir izlenim edinmezdim. Önsöze göre aslında her karakter bir Hristiyanlık mezhebini temsil ediyormuş. Aradaki diyaloglar da bu mezheplerin çatışmasını dile getiriyormuş fakat sorun şuradaki yazar bunu çok hızlı yapıyor. Yani olaylar bir anda olup bitiyor, okuyucu sonraki olacağa hazırlanamadan her şey olup bitiyor. Bu yüzden romandan ziyade kısa bir anlatı desek kitaba haksızlık etmiş olmayız. Belki Hristiyanlık tarihini hâkim birininin okuması çok farklı olabilir ama benim için 2014 yılından beri kitaplığımın rafında okunmayı bekleyen, yarım bir meselenin tamamlanmasından ibaretti. Psikoloji Külliyatından Okumalar Son zamanlarda psikoloji külliyatına dair okumalarımı yoğunlaştırdım. Bu grafiklere de yansıdı. Yıl başında yaptığım Türk hikâyesi odaklı okumanın etkisi hala sürse de, psikoloji içerikli kitapların oluşturduğu istatistik geriden gelerek ikinciliğe yerleşti. Birkaç kitap sonra da birinciliği elde edecek gibi görünüyor. Özellikle lisansı bitirdikten sonra psikoloji etiketiyle çıkan kitaplara tuhaf bir antipati geliştirdim. Bahanelerim, her daim hazır kıtaydı. Bir kere kitapların çevirisi, edebi anlatıların tadına bir kere varmış olan bir okur için tatsız tuzsuzdu. Bazıları çokça yazım yanlışı barındırmakla beraber,…

Düzenli Olarak Yazı Yazmaya Nasıl Başladım?
ISINMA TURLARI / 21 Nisan 2020

Hem kendi kişisel tarihime bir derli toplu not bırakmak, hem de yazı yazmayı hayatına yerleştirmek isteyenlere bir fikir olur umuduyla düzenli yazı yazmaya nasıl başlayıp devam ettirdiğimi anlatmak istiyorum. Öncelikle düzenli yazıdan neyi kastettiğime değinmeliyim. Düzenli yazı yazmak benim için, kendi içinde bir tutarlılık ve düzen arz eden sürelerde yazı başına oturmak demek. Çok daha uzun süredir yazı yazıyorum fakat bunların her biri kesintili ve uzun aralar verdiğim zamanlardan oluşuyor. Şimdi dönüm noktalarına gelelim. Aşağıda bölümler halinde son 8 yılda kullandığım teknikleri sıraladım. Defterler Günlük yerine de geçebilecek bu defterleri 2013 yılından beri kesintisiz bir şekilde kullandım. Bu defterlerin genelde aynı boyutta, aynı markaya ait, aynı sayfa sayısına sahip olmasına özen gösteriyordum. Buna rağmen, bazı defterleri 3 ayda bazılarını 6 ayda, bazılarını ise daha uzun sürede bitirdiğim dönemler oldu. Her gün yazmasam da arayı çok fazla açmadan yazmaya gayret ettim. Burada gün içinde karşılaştığım bir durumu, unutmak istemediğim bir olayı ya da o gün okuduğum kitaptan almak istediğim notları yazdım. Sayfa başındaki ilk iki satırı hashtag  satırı olarak ayırdım. Gün biterken, artık yazmayacağıma kani olmuşsam, yazdığım içerikle doğru orantılı olarak anahtar kelimeleri yazının ilk iki satırına doldurdum. Örneğin; #İşyerindeyenigelişmeler #müdürdeğişikliği #kaza gibi. Nereye gidersem gideyim, muhakkak o günlerde kullandığım defteri…

Pusuda ve Tufandan Önce
ISINMA TURLARI / 5 Nisan 2020

Bugünkü Metrobüs Akademi konukları Pusuda isimli öyküsüyle Abdullah Harmancı ve tabii ki Tufandan Önce isimli eseri ile Mustafa Kutlu. Pusuda isimli öyküyle başlayalım. Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir şiirinden iktibaslar yaparak ilerliyor hikâye. Bu teknik ilgimi çekti. Bir şiirin üzerine kurgulanmış bir hikâye gibi. Zaten şiirin de kendi içinde bir giriş, gelişme ve sonuç bölümü var. Dolayısıyla hikâye kurmaya çok müsait. Namluya dayanır yola dalarsın Duruşun bakışın yaman be Ali Boşuna tetiği ne kurcalarsın Var daha ateşe zaman be Ali Yukarıdaki dizelerin altını doldurmakla başlıyor öykücü. Burada kötü giden ve sınırların aşıldığı bir ilişkinin tasvirini yapıyor. Damla ile Denizin ilişkisi. Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin Neredeyse gelecek beklediklerin Var iki atımlık canı kederin Desene işleri duman be Ali Deniz bir süre Damla’dan haber alamıyor. Haber alamadıkça daha da üzerine gidiyor, mesaj üzerine mesaj atıyor. Telefon üzerine telefon açıyor, okul çıkışlarını kolluyor ama nafile. O kadar ısrarlı mesajına ‘Artık seni sevmiyorum!’ yanıtını alıyor. Deniz, bu terkedilme ve ayrılık durumunu uzun süre sindiremiyor. O’nu sen büyüt de söğüt boyunca Kendini ellere versin o gonca Sözüne kanmadın bunu duyunca Gönlündü gözünü yuman be Ali Deniz, Damla’nın başka biriyle ilişkisi olduğunu öğrenmesine rağmen, bu hakikatle yüzleşmeye dair direnci devam ediyor. Geldiler beklenen çiftler ormana Duruyor iki genç ne hoş…

Sokakta
ISINMA TURLARI / 7 Mart 2020

  Bugün, sokak diye bir şeyin varlığından söz etme imkânı kalmamıştır. Sokak, hayatımızın cereyan ettiği bir sahne olmaktan çok bir yerden bir yere intikalin mekânı haline gelmiştir. Üzerinde hiç bir hatıramızın olmadığı, hiçbir duygusal kaydın yapılmadığı, özlemle anacak en ufak bir hayat sahnesinin yaşanmadığı yerlerle bağ kurma ihtimalimiz olabilir mi? Sokağın bir özne olarak hayatımızdan çıkışı öyle çok uzak geçmiş zaman değil. Sokağı sokak yapan başat ve önemsiz gibi görülen unsurların değişmesi sonucu ortaya bugünkü tablo çıkmıştır. Bir sokağı, 20-30 yıl önceki bir sokağı sokak yapan başat unsurlar nelerdi? O günleri yaşayanlar için hüzünlü bir anlatının başlangıcıdır. Sokağı sokak yapan unsurların başında boşluklar gelir. Bir şehri şehir yapan içinde bulunan yapıların ahengi kadar bu yapılar arasına serpilen boşluklardır. Örneğin; Süleymaniye’yi Süleymaniye yapan mevcudatı kadar, onu çepeçevre saran boşluktur.  Sokak için de bu boşluklar arsalardı. Evler, seyrek düzende inşa edilmişken aralarında illaki henüz herhangi bir yapı inşa edilmemiş boş arsalar olurdu. İşte sokak buralardan nefes alırdı. Bu arsalar çocukların futbol sahası, ‘kale baskın’ alanı, içinde kendiliğinden yetişmiş iğde, süt eriği, ayva gibi ağaçlarla yazları gölgelik meyve zamanı ise taamlarıyla doğaya temas etme imkânı idi. Mahalle sakini ev hanımları, özellikle akşam üstleri el işlerini, ay çekirdeklerini, çaylarını alır bu arsaların gölgeliklerinde otururlardı….

Düşüşe Övgü
ISINMA TURLARI / 7 Mart 2020

Sezai Karakoç’un 1974’te Diriliş dergisinde yayınlanmaya başlayan 1976 yılında Diriliş yayınlarından kitap halinde ilk baskısını yapan ‘Yitik Cennet’ kitabı Adem, Nuh, İbrahim, Yusuf, Musa, Süleyman, Yahya , İsa, Son Peygamber ya da Yeniden Bulunmuş CennetveÇıkışolmak üzere on bölümden oluşuyor. Yitik Cennet, ‘Adem’ bölümüyle başlıyor.  Adem ve Havva’nın, şeytan tarafından kandırılıp yasak meyveyi yemesiyle soluğu dünyada aldığı onların herkesçe bilinen hikayesini kendine has üslubu ve günümüzle bağlar kurarak anlatıyor Karakoç. Örneğin, ‘Âdem ile Havva’nın Cennette öncesiz ve sonrasız yaşadıkları zaman gibiydi hayatımız Batının soluğu bize gelmeden önce.’ gibi… Her düşüş içinde bir tövbe ihtimalini barındırır, yani yükselişi. İnsanın Allah katındaki konumunun iki kutbu olan eşref-i mahlûkat ile esfel-i safilin arasında gidip gelen bu sefer halinde en mühim anlar işte bu düşüş zamanlarıdır. İbre her ne kadar olumsuz bir noktaya doğru evrilse de yukarı doğru fırlama potansiyelini her zaman içinde barındırır. Günümüz yaygın psikoterapi uygulamalarında da kişinin davranış değişikliğine dolayısıyla ‘iyileşmeye’ en yakın olduğu an, kendini en kötü hissettiği zamanlardır. Hiç düşmemiş, günah işlememiş, bir hata yapmamış, hiç kaybetmemiş, hiç eğilmemiş, hiçbir zaman bir mahcubiyetin altında ezilmemiş kimselerin bu potansiyelden yoksun olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bu kimseler bir nehrin ihtiva ettiği sayısız tehlikeden ya da açık denizin ihtimal ettiği imtihanların hiçbiri ile karşı karşıya…

Söylenmeyene Katkı
ISINMA TURLARI / 7 Mart 2020

Allah’ın adıyla… Yazmanın bir ihtiyaç olduğu günlerden geçiyoruz. Bunu uzunca bir zaman bekledim -hissetmeyi. ‘Sabrın başı acı, sonu tatlıdır.’ Uzun süredir çeşitli sebeplerden dolayı yazmıyordum. Tarih attıktan sonra ilk yazdığım cümle bu oldu.  Boğucu bir sıcak ve temmuz sonları, yine de güzel bir yaz akşamı. Yaz akşamlarını hep  ‘güzel’ sıfatıyla kodlamışızdır, birlik olup gelirler çağrılınca. Oysa evinizde klima yoksa  zorunlu bir seçimdir  St. Petersburg’u mekan bilen  bir kış romanı okumak. -ferahlamak için. Biraz olsun hararetimizi alır bembeyaz sahneler. Bir de herhangi bir yerine ‘beyaz mermer’ yerleştirilmişse değmeyin keyfimize. En az bir 20 derece alır ve götürür odadan.  Abartmayı da kesinlikle sevmem. Tabi. Bu yazının ikinci bir adı olsa ‘Ve tek kare bir film’ olurdu.  Nedenine gelecek olursak… E merak edin biraz. Hızlıca olan şeye inanamıyorum.   ‘Tabiata çıkıyorum Göğsüm bir müzikle Vuruyor ritmini Dinliyorum hüznün sendeki güzelliğini’   Uzun zaman oldu tabiata çıkmayalı.  Ne garip; tabiata çıkmak için fırsat kolluyor, planlar  yapıyoruz, tam ortasına  doğmuş olmamıza rağmen üstelik. Kentleri tabiata kontra bir fanus olarak inşa edince tabiata çıkarmalar yapmak durumunda kalıyor, yeni bir ağaç, kuş  yahut çiçek türü  öğrendiğimizde fetih sevinciyle doluyoruz. Her gün mutmain müzikler yüzmüyor göğsümüzde. Çok az müzik var ki kalbimi heyecanlandırıyor.   ‘İpiri gözleriyle uyanıyor Şu gündüzden kalan mesele’   Şu gündüzden kalan mesele, aslında geçen geceden kalan mesele….

Doğu Hikayeleri ile Psikoterapi Üzerine
ISINMA TURLARI / 7 Mart 2020

Uzun süredir masamın üzerinde sürüncemede kalan Doğu Hikâyeleri ile Psikoterapi isimli kitabı bitirdim. Kitabı edinene kadar aldığım sayısız tavsiyenin üzerine büyük bir hevesle kitabı satın almıştım. Kitabı okuduktan sonra acaba o cömertçe tavsiye verenler bu kitabı gerçekten okumuş mudur diye düşünmeden edemedim. Tavsiye edenlerin ‘Şu şu sebeplerden dolayı biraz sıkıcı bir kitaptır…’ şeklinde şerh düştüklerine de şahit olmadım. Eğer böyle bir şey söylemiş olsalardı kendimi hazırlar, hayal kırıklığına uğramazdım. Son zamanlarda hikâyeler ve masallar ayrıca dikkatimi çekiyordu. Bunun terapi içeriğinde kullanıldığı fikri beni çoktan cezbetmişti. Almanya’da yaşayan İranlı bir terapistin Almanca kaleme aldığı İngilizceden Türkçeye çevrilmiş Doğu Hikayelerini terapi odasında nasıl kullandığını anlatıyor kitabında. Tercümenin vahametini belki de bu çevrilen dilden çevrilmesi arttırıyor. Çevirmenin bizim çok iyi bildiğimiz hikayeleri bile İngilizce metne sadık kalarak çevirmeye çalışması hikâyelerin komik duruma düşmesine sebep oluyor maalesef. Bunun yanına yayınevinin özensizliği ve edisyon hataları okumayı daha da güç kılıyor. Peki her şeye rağmen niye devam ettim ve ciddi bir mücadelenin ardından nihayete erdirdim bu kitabı? Psikoterapi seanslarında sembolleştirme sürecinin iyileşme için en önemli aşamalardan biridir. Danışanın çoğu zaman söze dökemediği, kendine dahi ifade etmekte zorlandığı meselesini sembolleştirerek ifade edebilir hale getirir. Mesela Kum Tepsisi Terapisini de çalıştıran temel motivasyon budur. Danışan hemen karşısında bulunan…

Mutfak Masası ve Kurmaca
ISINMA TURLARI / 1 Şubat 2020

Başlarda O da herkes gibi bir hayat çizgisi izlemeye niyetliydi. Önce okul, sonrasında iş ve evlilik. Fakat sıralamada bir terslik oldu. Önce evlendi, sonra çalışmaya başladı ve ancak çok sonra mezun olabildi. Bir şirkette emir altında çalışma düşüncesinden nefret ettiği için butik bir kafe-bar açtı. İnsanların caz müzik dinleyip kahvelerini yudumlayabilecekleri bir yer. Fakat üniversitede evlenmenin doğal sonucu olarak ne eşinin ve kendisinin parası vardı. O yüzden 3 yıl kadar köle gibi, aynı anda birden fazla işi bir arada götürmek zorunda kaldı.  Sevdiği işi yapmasına rağmen, ilk zamanlar işler pek iyi gitmedi. Kafenin albenisini arttırmak için kendi hafta sonları canlı müzik yapmaya başladı, yeni konseptler denedi. Ticari bir işletmeye sahip olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak, borç aldığı ödemeler üst üste geliyordu. Yine böyle bir günde işyerine giderken yerde hatırı sayılır miktarda para buldu. Bu para en azından günü gelmiş ödemelerini karşılıyordu. O kadar dar boğaza girmişti ki; parayı sahibine teslim edilmek üzere polise götürmedi. O parayla borçlarını ödedi.  Bir süre sonra işler yoluna girdi. Patrona yaltaklanmak zorunda olmadığı, kendi yağında  kavrulduğu, sevdiği işi yaptığı bir hayatı yaşıyordu. Bir gün sahibi işyerini restore etmek isteyince kafe-barı daha büyük ve ferah bir mekana taşıdı. Geri dönüp o günlere baktığında eşiyle beraber ne…

Hayvan Çiftliği
ISINMA TURLARI / 22 Aralık 2019

Dikkat: Bu yazı, Hayvan Çiftliği hakkında spoiler içermektedir. Akademide beklemediğim bir köşe başında bir kitapçıya rastladım, bir diyanet kitapçısı. Vaktim vardı, neredeyse bütün kitapları tek tek inceledim ve birini satın almak istedim ki o da uzun süredir ertelediğim Orwell’ın Hayvan Çiftliği idi. Uzun süredir ertelemiş olmamın, popüler bir eser olmasıyla ilgisi olabilir.  Böyle bir eserle karşılaştığımda nedense erteleme eğiliminde oluyorum. Yakın zamanda erteleme eğiliminin aslında DEHB’le ilgili olduğuna dair bir şeyler okudum fakat bu ancak başka bir yazının konusu olabilir. Roman büyük bir hızla başlıyor. Çiftlik sahibine karşı isyan etmek için ortam hazır. Zulüm var, emek sömürüsü var, ‘hayvan yerine konmamak’ var. E rüya? Rüya olmadan olur mu? Büyük şef bir rüya görüyor ve rüyasında hayvanların bu düzene isyan ettiğini, herkesin eşit ortamda, mutlu bir biçimde yaşadıklarını, zenginliği paylaştıklarını görüyor. İsyan hareketi tüm şiddeti ile başlıyor ve kısa süre içinde çiftliğin sahibi insanlar kovuluyor ve Beylik Çiftlik Hayvan Çiftliği’ne dönüştürülüyor. 7 Emir, 7 Kural var. Eşitlikle başlayan, asla insanlaşmayacaklarına, para kullanmayacaklarına, birbirilerini öldürmeyeceklerine, içki içmeyeceklerine, ev ya da yatak kullanmayacaklarına dair kurallar bunlar. Marşlar, bayraklar, törenler de yavaş yavaş dizayn ediliyor. Tam hasatlar kaldırılmaya, çiftlikteki düzen oturmaya başlıyor fakat o da ne bir yönetim darbesi… Snowball, Napolyon tarafından zor kullanılarak yönetimden…

Bir Gün; Dört Mevsim
ISINMA TURLARI / 15 Aralık 2019

Ümraniye’de sonbahar, metrobüste yaz, Esenyurt’ta kış ve ofiste ilkbahar! İşbu yazı sıradan bir bir mesai gününde işe giderken yarımşar saat aralıklarla dört mevsimi art yaşadıktan sonra yazılmıştır. Yolu birkaç safhada incelemekte fayda var. Öncelik Ümraniye Metrosu safhasında. Gayet  ferah bir biçimde Altunizade’ye ulaşabiliyorsunuz. İtişsiz, rekabetsiz, sakin. Ne oluyorsa Altunizade’de metrobüs durağında oluyor. Durağın henüz girişinden başlayan yoğunluk, itiş kakış derken genelde durağın sonuna tesadüf eden nispeten boş bir araçla karşıya Zincirlikuyu’ya kendinizi atıyorsunuz. Burada mahşeri kalabalık, zorlu bir mücadele beklerken, o da nesi, bomboş bir Zincirlikuyu! Tabii burada yönünüz mühim. Benim yolculuğum yoğunluğun tersi istikametinde olduğu için böyle. Yoksa karşı tarafta olsam gerçek bir savaşla karşı karşıyaydım. Çok zorlanmadan, bir İstanbul beyefendisi edasıyla metrobüste yerinizi alıp gideceğiniz yere kadar rahat bir yolculuk yapabiliyorsunuz. Metrobüsün içi sıcak fakat bir yandan da soğutucu klimalar ense kökünüze doğru çalışıyor. Sıcak soğuk derken hastalanmamak elde değil. Derken boğazlar hafif hafif hassasiyet göstermeye başlıyor. Yıkılma sakın! Metrobüsün ardından bir de otobüse binmek zorundayım. Son aktarma ile yaklaşık iki saatlik bir yolculuğun ardından hedefime varıyorum. Alt geçitten, meydana doğru çıkmak isterken küçük bir meteorolojik sürpriz: sağanak yağmur! Yağmuru fark ettiğim ilk anda geri dönmek istesem de yukarı yönlü yürüyen merdivende olduğum ve her geri inmeye çalışmamda…