Yitik Hazine
ISINMA TURLARI / 14 Haziran 2019

Yollar ve mesafelerle imtihanım sürüyor. Her gün en az iki saatim yolda geçiyor. İstanbul içinde iki uç denebilecek ilçe arasında her gün gidip geliyorum, araya giren köprü de cabası. Sakın bu durumdan şikâyetçi olduğum anlamı çıkmasın, en nihayetinde kendi tercihim ama vaka da bundan ibaret. Yolda geçen zamanı değerlendirmek amacıyla ilk yolculuğumdan itibaren birçok şey denedim. Müzik ve radyo dinledim, nefes egzersizleri yaptım, diksiyon çalıştım, yabancı dil gelişimi için İngilizce yayınlar takip ettim. Kendi kendime konuştum ve dahası tamamen sessiz kaldığım yolculuklar oldu. En nihayetinde hepsinden sıkıldım ve devam edemedim. Başka bir şey bulmalıydım. Aksi halde bu en az 2 saatlik zaman dilimi bir türlü geçmek bilmeyecekti. Bir şey bulmalıydım ama ne? Bir gün telefonu kurcalarken, daha önce mesaj kutuma atılmış ve izlemeyi ertelediğim bir programın videosuna gözüm çarptı. Neymiş acaba diyerek videoyu açtım. Programİhsan Fazlıoğlu’na ait bir seminerin kayıtlarıydı. Dinlemeye başladım ve:  ‘tekrar çaldım, sonra tekrar çaldım, sonra fark ettim ki çalmadan yapamaz olmuşum…’(*) Başka hangi videosu hangi dersi varmış, bunu da dinleyeyim bunu da bunu da derken internete yüklenmiş olan tüm video ve ders kayıtlarını dinledim. Bazı kayıtlarını ise tekrar tekrar dinledim. Artık yollar sıkıcı gelmiyordu. İş bitse de bir an evvel yola koyulsam diye iş çıkış saatini…

Mürşit 4.0
ISINMA TURLARI / 18 Mart 2019

İlköğretimin bittiği ve lisenin başlayacağı yaz ayının gönlümüzce geçirdiğimiz son tatil olduğunu nereden bilebilirdik. Babam, kardeşimle beni birkaç kez sanayiye çırak vermekten söz etse de bir daha bu konuyu açmadı. Okul döneminde ders çalışmamız için üretilmiş bir tehdit olarak kişisel tarihimizde yerini aldı. Biz de kardeşimle bu durumu fırsat bildik tabii. sabahtan akşama kadar sokaktayız. Aşağı mahalle senin, yukarı mahalle benim, maç yapıyoruz. O günkü kondisyonlarımız günde dört-beş maçı çıkarabiliyor.  Her mahallenin kendi sahası var. Saha dedimse yan yana konan iki taşın kale sayıldığı boş arsalardan söz ediyorum. Eve akşam ezanında kendimizi yorgun argın zor atıyoruz. O günler de hayatımıza başka bir oyun türü daha giriyor: internet kafe oyunları. Counter Strike, Half Life, GTA 3, Crazy Taxi, Serious Sam… Paramız en fazla günde 1 saatlik hesap açtırmaya yetiyor. İmkânı olanlar evlerine bir bir bilgisayar ve internet aldırıyor. Biz de alan arkadaşlarımıza ‘bilgisayar görmeye’ gidiyoruz. O oynarken arkada onu izliyoruz filan. Oynamak şöyle dursun, izlemesi bile keyifli. Tabi komşuda gördük, biz istemez miyiz? Kardeşimle birlik oluyoruz, babamı çift taraflı markaja alıyoruz. O dönemde bir bilgisayar babamın bir aylık kazancından fazla. Tabii oyun oynayacağız, o yüzden bilgisayar alalım demiyoruz babama. Bir takım ‘kabul edilebilir bahaneler’ ileri sürüyoruz: ders çalışmak, ödev yapmak gibi…

Ceza Hikayeleri
ISINMA TURLARI / 13 Ocak 2019

Mehmet Ali Başaran’ın ‘Ceza Hikayeleri’ isimli kitabı geçtiğimiz Ekim ayında Pınar Yayınları vasıtasıyla okurla buluştu. Kendi başından geçen ve alanda çalışan hukukçuların şahit oldukları hikayeleri anlatan Mehmet Ali Başaran’ın bu kitabında, benzerlerinden farklı olarak edebi yönünün ağır bastığı görülüyor. Kitabın tamamı gerçek ve yaşanmış hayat hikayelerinden oluşuyor. Yayın dünyasında çeşitli meslek gruplarının (Avukat, Psikolog, Psikiyatr, Polis vd.) tecrübelerini anlattıkları kitaplara rastlamak mümkün. Polislerin yazmış olduğu meslek hikayelerinden oluşan kitapları okuduğumda  hissettiğim şey; polis tutanaklarını okumaktan farksızdı. Genelde hikâyenin iskeleti ve olay örgüsü ne kadar çarpıcı olursa olsun; kurgusu olmayan, okuyucuyu öyküye çağırmayan, yavan ve soğuk bir dille yazılmış metinlerdi. Okuduğum hikayelerde neyin eksik olduğunu o yıllarda anlamasam da şimdi geri dönüp baktığımda şunları fark ediyorum. Öncelikle metinlerde duygu ve insan eksikti. Olay kahramanları sadece tek boyutuyla anlatılıyor, diğer yönlerinden bahsedilmiyordu. Bu da okura kartondan yapılmış maket kahramanları dinliyormuş hissi veriyordu. Katil sadece katletmekten mi ibarettir? Hırsız, 24 saatinin tamamında hırsızlık yaparak mı yaşar? İyilerin sürekli iyi olduğu, kötülerinde sürekli kötü olduğu yapay bir dünyayı anlatıyor gibiydiler. Oysa hayat bolca gri noktaya sahiptir. İyilerin kötülük, kötülerin de iyilik yaptığı anlar vakidir. İkinci olarak; anlatıcının mesleki ve kurumsal taassuba yenik düştüğü açıkça fark ediliyordu. Meslek mensuplarının işini yaparken daima mükemmele yakın davrandıkları…

Yolda Olmak
ISINMA TURLARI / 27 Aralık 2018

Gün kepenklerini indirmek için son hazırlıklarını yapıyor. Okuma, yazma ve yolda olmak üzerine bir sesli düşünme ile kapanışı yapalım. Okuma ve yazma eylemi hiç şüphesiz bir sebat eşiğini talibinin önüne ön şart olarak koyuyor. Bu eşik aşılmadan; uykuları kaçıran, okuyucuya meselelere bambaşka bakan gözler bağışlayan, kendi gerçeğini görebileceği bir ayna olan kitaplar kendilerini açmıyor.  Bu eşik aşılmadıkça okumak sıkıcı, zevksiz ve yavan bir eylem gibi görünebilirken, yerine göre ceza olarak bile değerlendirilebiliyor. Bkz. Bir Cezalandırma Biçimi Olarak Kitap Okuma. 2 yıl kadar önce yazdığım bir yazı üzerine ‘sabır ve sebatın yanına inatı da ekle!’ diyen Mehmet Ali Başaran’la beraberdik. Kendisi, ne zaman yazmaktan ve okumaktan uzaklaşsam hızır gibi imdadıma yetişir. Hem de bunu öyle nasihat diliyle değil; sadece iyi bir örnek sergileyerek, nasıl olması gerekiyorsa bizzat öyle olarak yapar. Kıymeti de buradan gelir. Mehmet Ali Başaran’ın üçüncü kitabı olan Kuzularla Saklambaç Kasım ayında Çıra yayınlarından çıktı. Böylece Gazete Okuyan Tavuk, Nasreddin Hoca’nın Bisikleti ile birlikte seri de tamamlanmış oldu. Kuzularla Saklambaç çıkalı henüz birkaç hafta geçmişti ki Ceza Hikayeleri adıyla kendi başından geçen yargı hikayelerini ve alanında tecrübeli hâkim, savcı, avukatlardan dinlediği ilginç, çarpıcı ve hüzünlü hikayeleri aslına sadakatle hikayeleştirerek okuyucunun beğenisine sundu. Tabiri caizse Mehmet Ali Başaran, ilk yarıda sağlı sollu…

Yazarın Odası
ISINMA TURLARI / 10 Aralık 2018

Yazarın Odası, 2009 yılında Timaş Yayınlarından Öznur Ayman çevirisi ve Orhan Pamuk önsözüyle, okurların beğenisine sunulmuş bir söyleşi kitabı.  Kitapta ‘The Paris Rewiev’ kapsamında söyleşi yapılan Hemingway, Eliot, Rebacca West, William Faulkner, Graham Greene, Capote, Stephen King veMarquezgibi isimlere yer verilmiş. Söyleşilerin sonunda, yazı konusunda sabır ve sebat imtihanını başarıyla vermiş tecrübeli yazarların çalışma biçimlerine, günlerini nasıl bölümlediklerine ve eser verdiklerini dönemlerde nelere dikkat ettiklerine tanıklık etmiş oluyorsunuz. 15 liraya kıyak eğitim vallahi. Kitaptaki ilgimi çeken bölümlerden biri Faulkner’ın söyleşisi oldu. Faulkner’a göre edebi türler arasında bir hiyerarşi var ve bu sıralamada roman en alt sırada. ‘Ben başarısız bir şairim. Belki de her romancı önce şiir yazmak ister, yazamayacağını anlar, şiirden sonraki en meşakkatli iş olan kısa öyküyü dener. Ve onda da başarısız olunca işte o zaman roman yazmaya yönelir.’ ‘Yazarın geçimi’ zaman zaman tartışma konusu oluyor. Yazar, kalemiyle maişetini sağlayabilir mi? Geçim derdi, bir yazarın nitelikli eser ortaya koyamamasının bahanesi olabilir mi? Faulkner böyle bir bahaneyi asla kabul etmiyor. Birinci sınıf yazarın herhangi bir mazeretin altına sığınma gereksinimi duymayacağını söylüyor: ‘Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yok. Tek ihtiyacı olan şey kağıt ve kalemdir. Para karşılığı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım hiç. Bir yazarın kurumlarla uğraşmaya hiç vakti yoktur. Her zaman bir…

Yarım Kalan İşler Klasörü
ISINMA TURLARI / 20 Kasım 2018

Allah, yeniden başlayanların yardımcısıdır. Saat gece yarısını biraz geçiyor. Bir sonbahar gecesi, insanı diri kalmaya sevk eden bir serinlik. Etraf sakin. Her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibi… Bugün bilgisayarımda ‘Yarım Kalan İşler’ klasörüne rast geldim. Dosyanın oluşturulma tarihi neredeyse 2 yıl öncesini işaret ediyordu. Hangi saikle oluşturduğumu da çok iyi hatırlıyorum. Başladığım ama bir türlü sonunu getiremediğim yazıların ya da bitirmek istediğim işlerin en kısa sürede tamamlanmasını sağlamak için düzenlemiştim bu klasörü. Ama gelin görün ki ‘Yarım Kalan İşler’ klasörünün bizzat kendisi yarım kalmıştı. Bu mevzu ne zaman açılsa aklıma Hasan Aycın’ın ifadesi geliyor ve bana güzel bir bahane  fırsatı sunuyor: ‘Burası dünya, burada işler hep yarım kalır.’ Burası dünya ve burada birçok şey yarım kalıyor. İtirazım yok ama bazı yarımlar var ki insanı diğerlerinden daha çok etkiliyor. Mesela yarım kalan kitaplar endişe vericidir benim için. Onların kursakta kalmış o heves yüklerini sırtımda daima taşır, bu ağırlıkla yaşamaya çalışırım. Yarım kalan filmler de öyle. Şeytanımın kulağıma sürekli fısıldadığı bir işi bitiremeyeceğime dair olan inancımı yavaş yavaş büyütür bu durum. Yarım kalan ilişkiler var bir de. İlişkiler birer büyüme fırsatıdır. Ayrıca kendi gerçeğimizi görebileceğimiz bir ayna işlevini görür. Yarım kalan ilişkiler de tıpkı diğer yarım kalan işlerimiz gibi ardında tıkanmış…

Doğmayı Bekleyen Çocuklarımıza
ISINMA TURLARI / 4 Şubat 2018

‍‘Değişim zordur. Konfor alanımızdan çıkmak istemeyiz. Rahatsız bir ortamda sıkışıp kalmışsak bile, ruhumuza işkence etme pahasına değişim riskini almayabiliriz. En azından bunu sadece kendimiz için yapmayız ama çocuklarımız için yaparız. Bu gerçek bir çocuk ya da bizden doğmak isteyen herhangi bir şey olabilir. Projeler, rüyalar, bahçeler, kitaplar ve hatta kendi sağlıklı bedenimiz bizden doğmayı isteyebilir. Çocuklarını -yani içinde tuttuğun her şey: yaratıcı işler, taze meslekler, uçuk projeler, sanat, çılgın fikirler…- kalbinde birer yeni doğan çocuk gibi tut ve onların ihtiyaçlarına odaklan. Onlara odaklanırsan, seni korkularından kurtarıp özgürleştirirler ve değişim o an başlar.’ diyor Judith Liberman, Masallarla Yola Çık isimli kitabının ilk masalında. Bir dönem severek dinlediğim müzik grubu Manga gibi söyleyeyim: ‘Bir köprüden geçiyorum, mutlu gibiyim sanki’. Hemen her gün geçmek zorunda olduğum o somut köprülerin bir de metaforik yanı var. Köprü, iki dünyayı birbirine bağlayan demek. Her gün köprüden geçmek ise iki dünya arasında sürekli gidip gelmek. İkilem, dilemma ve tereddüt… Bu iki dünyanın benzer tarafları olsa da farklı yanları daha baskın. Bu durumun zenginleştiren tarafları olduğu gibi odağını bir türlü bir yere odaklayamamak, bir kaç yerde parça parça olup hiçbir yerde tam olamamak gibi dezavantajları da var. Yazarın yukarıda da söylediği gibi sıkışıp kalmış olsak bile değişime karşı…

Telefonun Başında Çaresiz
ISINMA TURLARI / 14 Ocak 2018

Arka fonda  usul usul bir müzik akıyor; hafif. Onu sabırsız telsiz sesleri  bölüyor; parazitli. Mesaisinin sonlarında olduğu anlaşılıyor konuşmacı; yorgun. Adreslerin sonuna kodlar ekleniyor; anlamsız. Anlaşılmaz şeyler yazmak istiyorum hayatım hakkında. Yıllardır ince ince ördüğüm bu perde duvarları tek bir cümle ile kaldıramam. Bir giz yaratıyoruz ve giz devam etmeli sevgili okuyucu. Bunu anlaşılır bulmanız tek temennim. Eskiden geçtiğim yolları sayıyor konuşmacı. Bir daha geçme ihtimalinin yollar. Yeniden aynı yolları yürümek. Bu kahırdır sevgili okuyucu. Başı ellerin arasına alıp şöyle sağa sola hızlıca sallamalı o zaman. Dışarıdan sizi görenler, şuan bir suçun cezası ifa ediliyor demeli. Yeniden aynı yolları yürümek demek her şeye yeniden başlamak değildir. Sıkılarak izlediğin filmi tekrar izlemek zorunda kalmak gibi bir şey diyebilirim. Telefon çalar. Telefonun çalması hadsiz bir eylemdir. Dünyasına çaldığı kişinin o an hangi hâl üzere olduğunu umursamadan çalar. Kişi o an kitap okuyor olabilir. Okuduğu kitabın en heyecanlı paragrafında olabilir. En heyecanlı paragrafın ‘hayatını değiştirecek o kritik cümlesindedir ki…’ Kişi o an film seyrediyor olabilir. Hem de pek adeti olmadığı üzere. İlginçtir ki filmi sıkılmadan tam 2 saat izlemiş olabilir. Başrolle özdeşim kurmuştur. Başrol oyuncusu  filmin en can alıcısını cümlesini kuracaktır ki… Belki de sessizliği bir fanus gibi üzerine geçirmiştir insan. Bir kaç dakikalığına…

Organik Pazardan Köy Ekmeği Alırken Yazılmış Satırlar
ISINMA TURLARI / 30 Ekim 2017

  ‘Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Bu sorunun karşılığını bulamıyorum İçinden çıkılmaz bir olay ama önemsiz’ (İsmet Özel-Akla Karşı Tezler) Geçtiğimiz bayramı doğduğum ve çocukluğumu yaşadığım köyde geçirdim. O zamanlar benim için uçsuz bucaksız bir oyun sahası olan bu köyü artık adımlayarak birkaç dakikada bitirebiliyorum. Annemin mütemadiyen plastik toplarımı sakladığı o tavan arasına ulaşmak bir tabure yardımıyla çok kolay artık. Koşmakla bitmez gibi görünen o uçsuz çayır tüm cazibesini yitirmiş bir toprak parçası gibi öylece kalakalmış halde. Özellikle karanlık bastığında, bastırdığım korkularımı tetikleyen içinden kurt ulumalarının eksik olmadığı o heybetli korunun ise bir sonu varmış. Hem de öyle kilometrelerce ötede değil, zirvesinden bir kaç metre sonra. Yine babam tarafından yıllarca kulağıma çalınan Bizanslılardan kalma kale kalıntısı, sadece bir inşaat temelinden ibaretmiş. Bu bir ‘gelişim’ mi yoksa tuhaf bir değişim mi henüz karar verebilmiş değilim. Karar veremediğim bir husus daha var. Köye dönmek istiyor muyuz? Evet, sıkıldığımız ve sıkıştığımız şeyler var: marulun bile ‘çakmasıyla’ muhatap olmak örneğin. Marulun dahi hakikatini aratacak, organik pazar yollarına düşürecek sahtelik. Sıkıcı. Sıkıştık kaldık buraya. Yağ gibi asfaltlarda birbirinin ardına sıralanmış, en büyük özelliği gitmek olan fakat bir türlü gidemeyen arabalar, sıkışık trafik yani. Lavaboda sıra beklemek,sıkışık… Neyse. Pazar kahvaltısı yapabilmek için kuyruğa girmek, sıkışık ‘haftada bir pazarımız var’…

Mutfakta Bir Tren Yüzüyor
ISINMA TURLARI / 24 Eylül 2017

Tren Çocukluğumun geçtiği köyün tam karşısında kalan ve bir dere ile ayrılan köy anneannemin köyüdür. 1950’li yıllarda Bulgaristan’dan vatan topraklarına göç ettiklerinde bu Çerkes köyünde iskân edilmişler. Devlet barınmaları için ev, ekip biçmeleri için tarla vermiş. Sonrasında anneannem yine Bulgaristan göçmeni olan dedemle evlenerek köyümüze gelin gelmiş. Genelde mevsim bahar olunca hem anneannemin annesini ziyaret etmek hem de onun kerpiç evini sıvamak için bu köye yürüyerek giderdik. Zaman zaman suları çekilen, zaman zamansa yükselen dereyi sağ salim geçmek, hele o yolu yaya olarak bitirmek, tam bir başarı öyküsüydü. Bu yüzden anneannemin annesine ‘uzak nine’ adını vermiştim. Farkında olmadan aramızdaki ilişkinin de adını koyduğumu nereden bilebilirdim. Uzak ninemin gözleri görmezdi. Sürekli tek bir noktaya bakarak konuşurdu. Hayatımda ilk kez amâ biriyle karşılaşmıştım ve bu durum beni çok şaşırtmıştı. İlginçtir; kendisi beni dünya gözüyle bir kez bile göremeden sevmemeyi tercih etmişti. Birkaç ziyaret sonra anneanneme: ‘Bu çocuk çok konuşuyor, bunu getirme bir daha Ayşe’ demişti. Bense bu tatsız reddedilişten ziyade niye göremediğine odaklanmıştım. Acaba niye göremiyordu? Ne yapmıştı da kör olmuştu? Yoksa… Yoksa o da henüz küçük bir çocukken minik kozalaklı çam ağacını sallarken yukarı mı bakmıştı? Anneannemin kocaman bir bahçesi, bahçesinde de bir çam ağacı vardı. Alışık olduğumuz çam ağaçlarından biraz…

Orada Bir Köy Var
ISINMA TURLARI / 12 Ocak 2017

90’lı yıllarda doğanlar olarak çocukluğu köye değmiş nesillerin sonuncusuyduk. Bizden sonraki nesiller, milenyum çocukları, genelde göç meselesini tamamlamış ailelere doğup büyüdüler. 8 yaşına kadar köyde büyüdüm. O günler, dün gibi anımsadığım taze hatıralardandır. Dışarıdan bakıldığında köy hayatı durgun, sıradan ve sıkıcı gibi görünebilir ama hakikat bunun tam tersinedir. Bu sakin görüntünün altında birçok çeşitlilik ve zenginlik mevcuttur.  Bu zenginliği duyumsayabilecek en uygun yaşlarda idim. Her şeyin oyun ve oyuncak olabileceğini düşündüğüm o mesut yaşlar. Sonra… Sonrası büyüdük işte. Amacım köy iyidir, şehir kötüdür gibi bir denklemi burada işletmek değil. Son zamanlarda türemiş – belki de uzun zamandır vardılar – babadan olma anadan doğma kentlilerin köy romantizmine benzer cümleler kurmak da istemem.  Çünkü bilirim ki köy hayatı aksettirildiği gibi romantik değildir. Tersine gayet meşakkatlidir. Geçim zordur; çift emek, ekmek sabır ister. Bugün eker, üç-dört ay beklersin. Mevsim değişir, kış bahara döner, harman yeri kurulur ve nasibin neyse onu toplarsın. Hamuruna kent mayası çalınanlar için bu sabrı göstermek biraz güç olabilir. Bilirsiniz işte, isteğimiz her neyse peşin ve çabuk yoldan olsun isteriz. Bir de işin tevekkül boyutu var. Sen ektin, çiftini kazdın, otunu yoldun, gübresini verdin ama bakalım ne eyleyecek mabut. Öyle ya, vermezse mabut n’eyler mahmut.  Her meselede olduğu gibi burada…

Ölüm Allah’ın Emri
ISINMA TURLARI / 18 Aralık 2016

Tenha bir yolda aracımızla aheste ilerliyoruz. Aralıksız üç gün yağmaya devam eden yağmur ve puslu bir hava bize eşlik ediyor. Dışarısı her ne kadar soğuk olsa da arabanın içi sobalı ev sıcaklığında. Radyo frekansı TRT FM’de ayarlı. Derken radyodaki ses ağır nağmeleri olan bir türküye başlıyor: Durmuş Yazıcıoğlu’ndan dinlemeye alışık olduğum ‘Şu kışlanın kapısına’. Ölüm Allah’ın emri/Şu ayrılık olmasaydı. Nakaratın art arda tekrarıyla türkünün ahengine dalmış, kısa süreliğine de olsa başka âlemin kapılarına dayanmıştım. Arkadaşımın sesiyle irkilerek yeniden şimdiki zamana döndüm. ‘Değiştir şunu ya! içimiz karardı resmen…’dedi. Hemen frekansla oynayarak pop radyolarından birinde durdum. Şimdi çalan cıstak ritimli cıvık bir ‘aşk’ şarkısıydı. Bu haliyle ‘hayat dolu’ olan bu parçada en ufak ölüm iması bile geçmiyordu. İşte bu güzeldi, ‘keyifler’ yeniden yerine gelmişti. ‘Yüzyıl önce Batı ülkelerinde ölüm sık sık açıkça konuşulduğu halde seks tabu iken, şimdi durumun tersine döndüğünden söz edilmektedir. Bugün özgürlükçü toplumlarda seks sınırsız bir şekilde konuşulan bir konudur; buna karşılık ölüm nazik çevrelerde bir süredir neredeyse ağıza bile alınamamaktadır. Bu tabu olma döneminin sonuna yaklaştığımızı gösteren işaretler yok değil, fakat öyle de olsa, değişiklik layıkıyla ele alınıp incelenecek, tasvir edilecek yeterli mesafeyi henüz kat etmemiştir. Bununla birlikle, ölümün, hazır sohbet konusu olma durumundan, büyük kasvet getiren konu…

Le Mancha’lı Don Kişot’tan Alasonyalı Murtaza’ya
ISINMA TURLARI / 22 Kasım 2016

Orhan Kemal’in Don Kişot’u diye anılan Murtaza isimli romanını okuma fırsatım oldu. Murtaza ilk yayınlandığında uzun öykü denebilecek vasıfta iken, Orhan Kemal tarafından başına ve sonuna birer bölüm eklenerek romanlaştırılmış, bu yeni haliyle yayına sürülmüştür. Murtaza, idealizmi uçlarda yaşayan, zamanında almış olduğu kursa ve amirlerinden aldığı disipline o kadar inanmış bir karakterdir ki hayatının her alanında ve her anında ‘asil’ duruş sergilemek için çabalar. Asaletini, Balkan Savaşı’nda şehit olan dayısı Kolağası Hasan Bey’in kanından alır. Etrafındaki tüm insanlarla çatışmalı haldedir Murtaza. Roman boyunca Kapıcı Ferhat dışında herhangi bir karakterle sağlıklı bir iletişimi olmadığını söyleyebiliriz. Mıntıkasında olup biten her şeye karışır, onun yetki ve sorumluluk alanına girmeyen konu yok gibidir. Mesela yarına iş yetiştirmeye çalışan ve uyumayan bir ev halkını yatağa gönderme yetkisini kendinde bulur. Herkesten disiplin ve görev bilinci bekler. Kendince bir aksaklık gördüğünde görev ve yetkisini aşsa bile düzeltmeye çalışır. Diğer insanların görevlerini peynir ekmek gibi bellediklerini söyler durur.  Ona göre diğer insanlar  ‘amirlerinden hem disiplin hem de kurs almamışlardır, ayrıca Kolağası Hasan Bey’in soylu kanını da damarlarında taşımıyorlardır.’ Vazife demek Murtaza, Murtaza demek vazife demektir. Sadece insanlardan değil, mıntıkasındaki hayvanlardan bile disiplin bekler Murtaza. Dişine göre bir şeyler bulma umuduyla çöpü deviren ve dolayısıyla sokakları kirleten kedilere savaş…