Bir Rüyaya Ağıt: Uzungöl

9 Kasım 2019

 

Uzungöl deyince aklıma, birçoğumuzun olduğu gibi, genelde köy kahvehanelerinin sigara dumanından sararmış bir duvarını ya da yaprak takvimlerin arka planını süsleyen o klasik kare gelirdi. Son zamanlarda sosyal medyada yer alan bir takım olumsuz yorumları ve çekilmiş vahim fotoğrafları görmeme rağmen, bir tarafım daima iyi niyetle ‘yok yahu, o kadar da değildir, biraz da gidenlerin abartısıdır’ diye fısıldıyordu. Bu hislerle 8 Ağustos günü Uzungöl’e gitmek üzere Başaran ve Uluç ailesi olarak yola çıktık. Akçaabat’dan karayolu ile 2 saatlik mesafede olan Uzungöl, konumu itibari ile Rize’ye çok daha yakın. Hatta yerel basın arşivini tararken ‘Rize’ye bağlı olsak çok daha iyi olurdu.’ türünden tartışmalara dahi rastladım. Özellikle Maçka’dan zorluk derecesi artan bir yolculuğun ardından Uzungöl’ün girişine vardığımızda bizi tatsız bir manzara karşıladı: trafik! Selektör yapanlar, korna çalanlar, sırayı yok sayıp sağdan soldan kaynak yapmaya çalışanlar… Kıyasıya rekabet, hile ve türlü entrikalar… Her şey Uzungöl içindi. O an içimden, direksiyonu tersi yöne kırıp geri dönmek geçti fakat beraberimdekilere saygımdan bunu mevzu bahis etmedim. Onların daha önce buraya birkaç kez geldiğini ve bu yolculuğa, aralarında Uzungöl’ü daha önce görmeyen tek kişi olan benim için sabır gösterdiklerini dönüş yolunda öğrenecektim.

Bir yere baştan içim ısınmayabilir, önyargılarımın etkisinden çıkamamış olabilirim ya da o yerle ilişkimiz kötü bir olayla başlamış olabilirdi. Fakat zamanla o yerin ya da o durumun iyi yanlarını görmeye başlardım fakat tuhaf bir şekilde Uzungöl’de bu durumu hiç yaşamadım. Daha göle varmadan birkaç kilometre geriden başlayan biçimsiz, derme çatma yapılar, yarım kalan inşaatlar, bulunan en ufak düzlüğe inşa edilmiş etrafıyla tamamen uyumsuz pansiyon ve otelleri görünce ‘yönetim’ diye bir şeyin olmadığına kani oldum. Uzungöl gibi yerli ve yabancı çok sayıda turisti ağırlayan bir yerde bazı binalara nasıl izin verildiğini, daha da doğru bir ifade ile doğasından dolayı cazibe merkezi haline gelen bir yere bu kadar fazla bina yapılmasının nasıl mümkün olduğuna anlamakta güçlük çektim. Bu manzara buradan köşelikolmak isteyen hırs sahiplerinin amacına da hizmet etmiyordu üstelik! Bu, tam anlamıyla altın yumurtlayan tavuğu kesmekten farksız bir durumdu. Sanırım korktuğum başıma geliyordu.

Göl havzasına gelecek olursak; dışarıdaki yönetimsizliğin ve başıboşluğun katmerli hali içeride de mevcuttu. Rast gele kondurulmuş, herhangi bir doku ve kimlik oluşturması mümkün olmayan oteller; yeni imara açılan İstanbul ilçelerinde sıklıkla görmeye alıştığımız kafeler bölgesinin vasat bir taklidi, yoğun araç trafiği ve otoparkların yetersizliği, anlamlı anlamsız lunapark parçaları ile koca bir sirki andırıyordu. Yazar dostum Mehmet Ali Başaran göl turumuzun henüz ilk dakikalarında ‘bir de şu silahla atış yaptıran yerlerden varsa benim için burası tamamdır’ dedi. Nitekim ilerleyen dakikalarda bu kehanet de kendini gerçekleştirdi! Tüm pazarlama stratejilerini Arap turistlere yönelik yapan, vasat restoranlarda yemek yenip geri dönülen bir yer haline almış maalesef Uzungöl. İçeride Arabistan’da çok meşhur olan bir tavuk firması bile var: Al-Baik. Tabelaların hemen hepsinde Arapça eklenti var. Bazı reklam tabelalarında doğrudan kralın fotoğraflarının kullanılması sanki Arabistan’a bağlı bir nahiye izlenimi veriyor. Arap turistlerin de mimari, doğal güzelliğin korunması pek umurlarında değil gibi. Uzungöl’ün tamamen tüketime dönük bu yapısından oldukça memnun görünüyorlar.

Sahil hattından gölü boydan boya turladık. Kalabalıktan dolayı rahatça yürümek pek mümkün değildi. Eski fotoğraflardan gördüğümüz kadarıyla göle temas eden bir sahil hattı olan gölün,  yürüyüş yolu için doldurulması ile birlikte yapay bir göle dönüştüğü görmek son derece üzücüydü. Bu haliyle Bahçeşehir göletinden ne farkı kalmıştı ki!

İyi korunmuş olsa, markalaşarak cazibesini sonsuza kadar sürdürecek olan Uzungöl için tehlike çanları çalıyor. Birkaç yıla kadar eğer Arap turistler de ilgisini geri çekerse Uzungöl diye bir yerden bahsetmek mümkün olmayacak. Buradaki müdahalelerin ehil olmayan eller tarafından sadece rant odaklı yapıldığını görünce insan, Türkiye’nin Maldivleri olarak bugünlerde gündemde olan doğa harikası Salda Gölü’ne yapılacak müdahale için endişeleniyor.

Şimdi rotamız şehzadeler şehrine doğru, ver elini Amasya!

Share This:

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir