Baltalimanı Günlükleri (1)

12 Eylül 2016

     GÜN 1:

Boğaz, Marmara’dan Karadeniz’e varıncaya kadar nasıl kıvrımlıysa, ona inen yollar da kıvrım kıvrımdı. Hisarüstü’nden boğaza doğru sallanarak Emirgan’da soluğu aldım. Aklımın estiği yönü hedef seçip yürürken, esnafa yol soran birinden cesaret alarak ani bir kararla aynı esnafa buralarda olta ve çapari satan bir yer var mı, diye sordum. Beni, on metre ilerideki küçük pasaja yönlendirdi. Uzun süredir kafamda bir olta almak fikri vardı ama bugün için herhangi bir şey tasarlamamıştım. Dükkâna girdim, sadece oltalara bakıp bir piyasa yoklaması yapacaktım.

İçeride aynı yaşlarda olduğumuzu tahmin ettiğim iki arkadaş beni karşıladı. Olta balıkçılığına yeni başladığımı, daha önce sadece bir kere balığa çıktığımı hemen oracıkta söyledim. Bu gerçeği keşke bu kadar erken söylemeseydim. Balıkçılık ve oltalar hakkında hiçbir şey bilmediğimi öğrenmiş olmaları olta ve malzemeleri için fiyat verirken onları büyük ölçüde rahatlattı, yüzlerine yayvan bir gülümsemenin oturmasına vesile oldu. Toy bir olta balıkçısı adayıyla muhatap olmanın verdiği rahatlıkla bana dükkânlarında bulunan olta çeşitlerinden göstermeye başladılar. İlk olarak,  plastik türevi bir maddeden imal edilmiş bir kamış çıkardı. Başlangıç aşamasında bu kamışı tavsiye ettiğini söyledi. Kamışı elime aldım, evirdim çevirdim. Anlıyormuşçasına baktım fakat anlamıyordum. Karpuz değildi ki vurasın, yumurta değildi ki sallayasındı. İlk izlenimim olimpiyatlardaki sırıkla atlamacıların sırıklarına benzediği şeklinde oluştu. Beğenmedim ve yeni bir alternatif sunmasını istedim. Karşımdaki arkadaş, ceza sahasının bomboş olmasının vermiş olduğu keyifle başka bir kamış gösterdi ve başladı anlatmaya… Keyfi yerindeydi, iyi bildiği bir alanda dilediği gibi at koşturuyor,  karşılığında en ufak bir mukavemetle karşılaşmıyordu. ‘Bu kamışı falan yerden özel getirtiyoruz,  şu makinayı bilmem kaç yıldır satıyorum ve tek bir şikâyet almadım, şu bizim kendi özel sardığımız çaparidir’ Büyük bir itirazsızlık abidesi olarak anlattıklarını dinledim ve nihayetinde ikinci gösterdiği kamışta karar kıldığımı söyledim. Fiyatını sorduğumda doksan beş lira olduğunu söyledi. Pazarlığa girişmeyi o an gereksiz bularak ‘tamam, bunu saralım’ dedim. Fakat şimdi diyorum ki keşke o doksan beş lira dediği an ‘otuz beşe olur mu kardeş’ deyip beklenmedik anda kontra atağa kalksaymışım… Usta bir balıkçı dayı ‘bunu Eminönü’nde en fazla otuz beş liraya mal ederdin yeğen’ deyince anladım ki satıcıya ciddi bir kâr payı bırakmıştım.

Oltayı ve makinayı almaya karar verdikten sonra sıra çapari ve kurşuna geldi. Henüz çaylak bir balıkçı olduğum için bana ‘ziyan’ edemeyeceğim bir çapari vereceğini söyledi. Yeşil renkli tüylerden oluşan ve kalın bir misinası olan bu çaparinin çaylak balıkçılar tarafından koparılması zor olduğunu ve takılmalara karşı diğerlerine göre daha dirençli olduğunu söyledi. Teşekkür ettim ve hemen ardından ‘görünmez adında bir çapari vardı, tam adı neydi hatırlamıyorum’dedim. ‘Hayalet çapariyi diyorsun’, dedi. Evet dedim, hayalet de istiyorum. ‘Bunu sana vereceğim yalnız senden bir ricam var, bu çapari çok değerli bir çaparidir, babam sarıyor bunları fakat günde 4-5 tane çıkarabiliyor. O yüzden senden ricam bu çapariyi ziyan etme, çok dikkatli kullan, dedi. Nitekim bu keskin uyarı beni epey tesir altında bırakmış olacak ki balığa çıktığım henüz ilk dakikalarda o çapariyi açarken dolaştırmış ve ziyan etmiştim.

Tüm öğütleri, uyarıları, ek bilgileri ve püf noktaları hafızama kaydederek olta takımımla beraber sahile indim ve Huqqa Kafe önüne tezgâhı açtım. Oltanın çalışma prensibini inceleyip  çözdükten sonra ‘vira bismillah’ dedim ve çapari takımımı suya bıraktım. Yine dükkândaki arkadaşların öğüdüne uyarak çaparileri suyun altında tatlı tatlı dalgalandıracak hareketleri yapmaya başladım.

Kamışın ucuna doğru vermiş olduğunuz hafif bir ivme denizin altındaki çapari takımını dalgalandırmaya yetiyordu. Yine başka bir günlükte bahsedeceğim filozof balıkçı Ayhan Dayı’nın öğretisi olan ‘gözlerini kapa ve denizin altındaki matematiği, hareketi hayal et. Denizin altında bir balık nasıl hareket eder düşün ve  çaparine o hareketi ver. Sert hareketlerle değil, tatlı tatlı, adeta tespih çeker gibi…’ Bu tabire bayılmıştım. Oltamı tespih çeker gibi, tatlı tatlı hareket ettiriyor adeta suyu öpüyordum. Bu hareketlerim deniz altında pek hoşa gitmiş olacak ki bir balık çaparime takılmıştı.  Önce rüzgârın vermiş olduğu titreşim zannetsem de rüzgâr bu kadar seri ve etkili titretemezdi. Yavaşça misinayı sardım. Çapariler su yüzüne geldi. Biraz daha sardığımda fark ettim ki sonradan istavrit olduğunu öğrendiğim balığı yakalamıştım. Göz göze geldik, balık ufaktı ama resmen yüz ifadesi vardı. Hemen çapariden kurtardım ve ani bir kararla denize attım. Gerek bugün balık tutabileceğime olan zayıf inancım,  gerek tutacağım muhtemel balıkları koyabileceğim bir kaptan yoksun oluşumdan dolayı art arda tuttuğum 4 balığı da denize attım. Birini de yanımda balığa durmuş, usta olduğu her halinden belli, yüzü  Cengiz Aytmatov’u andıran balıkçı amcaya verdim. Baktım ki bu işin devamı gelecek içtiğim suyu boşalttım ve bundan sonra tuttuklarımı bu şişeye doldurdum. Akşama kadar yaklaşık on sekiz-on dokuz  tane istavrit avlamıştım. Bunun balıkçılıkta çok da matah bir yere tekabül etmediğini çok sonra öğrenecektim.

Saat akşamüstü 6’ya doğru sahil, melbusatını kuşanmış, tam teçhizatlı, çoğunluğu kavruk tenli tercihen emekli usta balıkçılarla dolmaya başladı. Meğer balık için doğru saatler bu saatlermiş. Önce birkaç tane yakın mesafeden istavrit yakaladıktan sonra güneşin batmaya başlamasına yakın uzun mesafe atışlar yapmaya başladılar. Meğer istavrit onlar için balık değil bir yemden ibaretmiş. Uzun mesafe atışlarda, oltayı üç ayaklı bir mekanizmaya sabitleyip gözlerini oltanın ucuna kilitliyorlardı. İş bu kerteye geldiğinde onlara seslendiğim zaman pek de hoş olmayan bakışlarla karşılaştım. Sonradan fark ettim ki bu odaklanma sayesinde ‘balık  vurduğu’ anda oltaya davranıp misinayı sarıyorlardı. İlk anda atik davranıp balığın hamlesine karşılık vermezse balık, çengelle adeta alay edip yemi tırtıklayıp kaçıyordu. Nitekim gözümün önünde birkaç tane vur-kaç olayına şahit oldum.

Sahilde durduğum süre boyunca sağımda ve solumdaki usta balıkçılarla temaslarım neticesinde birkaç kural derledim. Bunları müstakil bir yazıya havale ederek önümüzdeki günlükte; Filozof Balıkçı Ayhan dayı ile tarihsel materyalizm sohbetleri, Aytmatov Dayı’nın himmeti, acemiliği atlatma çabaları, çaparinin ucuna takılmış hayatlar… Bizimle kalın.

Share This:

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir