Badem’le Dilruba’nın Tuhaf Hikayesi/Murat ŞENTÜRK

2 Eylül 2016
Fotoğraf-1 (Başka fotoğraf yok?) – Sağdan Sola: Dilruba, Badem, Antepfıstıklı Çikolata

Fotoğraf-1 (Başka fotoğraf yok?) – Sağdan Sola: Dilruba, Badem, Antepfıstıklı Çikolata

 

Kumrulu Sokağın (bunun Sokak’ın olarak yazılması gerekse de, bence çok kaba bir görüntü ve okunuş kirliliğine sebep oluyor) Sakinleri’nden ikisiydiler. Hangisi daha sakindi derseniz; sadece sokağın değil, tüm Yenibosna ve belki de tüm Bahçelievler’in en sakin canlısı olarak gözüm kapalı, gagam açık bir şekilde “Badem” derdim. “Boncuk” da diyebilirdim. Çünkü evde yalnız olduğum zamanlar, ikisini de “Boncuk” diye çağırırdım. Tüm muhabbet kuşları “Boncuk”tur benim gözümde. Ailemizde mesela, gelenekti eve her alınan yeni kuşun adının “Boncuk” konulması… “Dilruba” diye de kuş mu olur ya bu arada? Belki de bu kadar aksi olması, tabiri caizse psikopata bağlaması bu yüzdendi be. İsim travmasıydı hepsi. O masuma “Boncuk” deselerdi en başından itibaren; bence ne kendi yumurtalarını çatlatıp yerdi, ne de insan ellerini. Ellerimize eldivenler, çoraplar geçirip yakalamaya çalışmazdık onu; kendiliğinden giriverirdi yuvasına. Kuşta isim önemli.

Badem arkadaşımız her şeyiyle tam bir beyefendi, bir centilmendi. Elleri ısırmaz, bilakis bu zamanları boyun kaşıntısını dindirmek için bir fırsat olarak görürdü. Biz de onun fahri kaşıma sopalığını yapardık. Boynunu bir o yöne, bir bu yöne çevirir, gözleriyle (konuşmayı öğretemedik ya da şivesinden dolayı ne dediğini asla anlayamadık) derdi ki; “Kaşıyın hacı”. Başka ne yapardı, her tarafa pislerdi. Sonra mazlumları oynar ve kendini affettirirdi her defasında. Başka, uçardı kaçardı. Gelip parmağa konar, parmaklar arasında zıp zıp zıplayıp seri geçişler yaparak adeta olimpiyatlara hazırlanırdı. Neşe verirdi insana, minicik bir bedeni vardı böyle, zank zank titrerdi avucun içinde. “Bicik” falan diye bağırırdı arkandan, bir dakikalığına odadan çıkıp onu yalnız bırakmaya gör… En sevdiği yiyecek, kuş yemiydi. En sevdiği içecek, su. Düz kuştu. Çay içen versiyonlarını da gördüm mesela ama o içmezdi. “Çay da bazen fazla abartılıyor” derdi belki içinden.

Annesini babasını tanımamıştı; hatırladığı en eski anı kuşçudaki toplu yaşam kafesi günlerine aitti. Dilruba için de durum aynıydı. Ama benzer yollardan geçmiş kuşlardan Badem bu kadar uysalken Dilruba neden huysuzdu? Dişi olduğu için miydi acaba? O kaçınılmaz “yuvayı yapma” görevidir belki dişileri stres altına sokan, kim bilir? Üstelik yavruların yumurtlanması, kuluçka evreleri, yumurtadan çıkma sonrası bakımları, kuş sütüyle beslenmeleri falan da hep dişilere aitti sonuçta. Dilruba için bu sorumluluklar ağır geliyor ve kendini hiçbir şeye hazır hissetmiyor olabilirdi. Evde kim varsa (Badem hariç) (bazen dâhil) ısırıyordu, nereleri denk gelirse. Yuvasını koruyordu sanki yabancılardan. Asabiydi. Badem, kafese takılmış, bir çubuğun etrafına yapışık şekilde satılan ballı mama bitip de geriye sadece çubuk kaldığında onunla sürekli oynamış; Dilruba ise bir defa bile ileri geri salınım yapmamıştı o çubukta.

Gerçekte ise öfkesi, isyanı çok farklıydı onun. Etrafında adeta kılıbık ve resesif bir eş olarak ezikleri oynayan Badem’e değildi öfkesi. Sürekli mamasına, suyuna zehirli ilaçlar kattıklarından şüphelendiği Cihanlara da değildi. Kafesin önünde Badem’le ikisine türlü maymunluklar yaparak kendini mizah konusunda yetkili merci olarak mı görmeye çalıştığını asla anlayamadığı Murat’a hiç değildi. Bu sarı, altın suyuna batırılmış kafese konulmuş ve burada bir mahkûmiyet hikâyesi yaşadığını biliyor gibiydi. Mutfak camına sürtünen ağacın dallarında buluyordu kendini rüyalarında. Martılarla uçuyordu boğazda (Martıları dost falan sanıyordu aklınca da, öyle her martı idealist değildir. Tüyünü ayıklamadan yutarlar haberin olmaz). Şişko güvercinler cam kenarındaki ekmek kırıntılarını yerken, belki “Bu kadar abartmaya gerek yok, her pencere önüne uğramam olur biter. Formumu korumayı başarabilirim” diye düşünürdü. Gözü hep dışarıdaydı. Ağaçlarda, tellerde, göklerde…

Ölmeyi düşünürdü çokça. “Nasıl acaba cennet” derdi Badem’e. Badem çikolata kemirirken sorulara odaklanamazdı ama bazı geceler bana derdi ki, “Bicik.” Bence demeye çalıştığı şey, korktuğuydu. Çok korktuğu… Zank zank atardı kalbi o gecelerde. Taşikardi geçmek bilmezdi saatlerce. Ne yapabilirsin ki korkan bir kuşa? “Geçti, geçecek “desen anlar mı? İnternete yazsan dalga konusu olursun, hem ne yazacaksın? “Kuş korkmasına ne iyi gelir?”… Tutardım kanadını, okşardım. Severdim. Belki demek isterdim “Ecele faydası yok” diye; ama demezdim. “Boncuk, Cici Kuş” derdim. Boynunu kaşırdım. Kafasını çevirdi.

 

Nasıl ikna etmiş bilmiyorum Badem’i, ama ikisi de ölene kadar hiçbir şey yememiş ve içmemiş. Açlıktan ve susuzluktan ölmüşler. Şimdi cennette özgürce uçuyorsa Dilruba, belki Badem de hırçın ve dominant bir karakterdir…

 

Share This:

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir