Ankara’nın Ardından

18 Aralık 2019

 İlk İzlenimler

Dikmen’de bulunan Ankara Polis Evi’ne bir arkadaşımızın yardımıyla kolayca geldim. Odama yerleşip biraz soluklandıktan sonra Balgat’a Ciğerci Yakup’a doğru yola koyuldum. Toplu taşımanın yetersizliğinden dolayı yürüyerek gitmeye karar verdim. Yol gösterici yarım saat kadar bir sürede hedefine varabilirsin diyordu. Ben de bunu göze aldım ve yürümeye başladım. 45 dakika sonunda hedefime ulaştığımda hafif bir yorgunluk fakat yoğun bir açlık hissediyordum. Bunun üzerine mekanın servisi geldi. İstanbul ciğercilerine göre oldukça zengin bir meze ağı vardı ve genel itibari ile lezzetlilerdi. Ciğeri beğendim fakat bazıları daha yumuşak ve pişmemiş gibiydi. Üzerinde kullandıkları sos ve baharatlar lezzetliydi. Lavaşları da sosa bezenmişti. Ciğeristan kalitesinde -belki de bir tık ötesinde diyebiliriz- bir puan verdim. Ciğerci Yakup yolunda ise ilginç manzaralarla karşılaştım. Bulunduğumuz konum bakanlıklar kampüsü diyebileceğimiz bir nokta. Bütün önemli binalar burada. Ankara’nın caddeleri ve bulvarları -en azından merkez- itibari ile oldukça geniş ve akıcı, dükkanların önü parka müsait, evler ticari işletmeye uygun olacak bir şekilde caddeden geride konumlanmış. İyi çizilmiş ve yoğunlaşma ihtimaline göre kadastro edilmiş gibi görünüyor. İstanbul’da neredeyse hiç olmayan bir şey bu durum. Eski ilçe ya da yeni kurulan ilçe fark etmiyor. Esenyurt bunun en tipik örneği. Bomboş bir çayırlık ve tarlalık alana kurulmuş bu ilçe pekâlâ masa başında oldukça iyi planlanabilir, geniş ve ferah caddelerle daha yaşanabilir bir kent olabilirdi. Ama rant baskısı ve insandaki  daha çok para kazanma hırsı nasıl buna müsaade etsin? Bir şerit yol yapacağına o şerit boyunca apartman dikerek biraz daha kazanabilir? Ne kazanmak ama! Planlı bir şehir görüntüsü verirken arada küçük sürprizler yapmıyor değil Ankara. Örneğin; Ceyhun Atıf Kansu Caddesi’ne giderken onca site, lojman, bakanlık binası, plaza ve iş merkezinin arasında sizi bir anda nohut oda, bakla sofa bir hane karşılıyabiliyor. Evin pencereleri derme çatma, belli ki güç bela kapatılmış, üzerinde bacasından usul usul bir duman yükseliyor. Bu küçük sürprizi henüz sindirebilmişken, şehrin tam ortasında bir bahçe ve ağıl karşımıza çıkıyor. İçeride kuzular, keçiler, yumurtaları son zamanlarda tartışma konusu olan o meşhur ‘gezen tavuklar’… Tüm bunların birkaç yüz metrede teşekkül etmesi ve sert geçişlerin olması  ilginç duygular çağrıştırıyor.

Yürürken bir polis servisine rastladım. Bunu bir ilginçlik olarak not ettim. İstanbul’da ve diğer şehirlerde askeri personel taşıyan servisler meşhurdur fakat emniyetin böyle bir organizasyonuna rastlamamıştım. Servisin içinden üç resmi polis indi ve böylece gidecekleri yere yürümeye başladılar. Bu durum İstanbul polisi için oldukça zor rastlanacak bir görüntü. Haklı sebeplerle (saldırı riski, insanların size sürekli bakması ve baskı altında hissetmeniz, herhangi bir olaya rast geldiğinizde müdahele etmek zorunda olmanız vd.) İstanbul polisi işe gidiş gelişlerinde üniforma giymez, kendini olabildiğince sivilleştirir.

Burada olduğum 4 günde sıklıkla taksi kullanmak durumunda kaldım. Minibüs ve otobüs hatları oldukça kısıtlı ve burada yaşayanların da en büyük şikayetlerinden biri bu. Kızılay’a inmeden herhangi bir yere gitmeniz mümkün değil gibi görünüyor. Yatay hatlar halen sağlıklı bir şekilde tesis edilememiş. Görevdeki belediye başkanının dün yapmış olduğu açıklamada Ankara’ya uzun süredir otobüs alınmadığını, bunun yerine heykel yapıldığını belirtti. Tam bir ‘hayvan çiftliği’ vakası. Neye karşı durarak iktidar olduğumuzu 15-20 yıl içinde unutmuşuz.

İstanbul Taksileri Versus Ankara Taksileri

İstanbul’da taksi kullanmak nereden bakarsanız bakın ‘tuhaf’ bir deneyimdir. Kafanızda binbir soru işareti ve kaygıyla geçmekte olan boş taksiye el kaldırırsınız, taksici arkasındaki trafiğe zerre aldırmadan ‘harstt’ diye frene basar, tam önünüzde durur. Onun için dünyadaki en önemli şey trafiksiz bir uzun mesafe almaktır. Özellikle İstanbul dışından gelen kıymetli ziyaretçilerimiz için uyarı mahiyetinde yazıyorum. Kesinlikle taksi durdu diye size yakın bir kapıyı açarak binmeyi denemeyin! Her işin bir usulü olduğu gibi, İstanbul’da taksiye binmenin bir raconu var. Öncelikle size doğru açılan önce camdan eğilmek suretiyle gideceğiniz yeri söylemek zorundasınız. Taksici bey, gideceğiniz güzergahı hem ücreti hem de trafik yoğunluğu hem de oradan yolcu alıp alamayacağı yönünden değerlendirir ve eğer uygun görürse taksisine binmenize izin verir. Siz, kabul görmüş olmanın verdiği rahatlamayla taksinin içerisinin leş gibi olmasına, döşemelerin yırtık pırtık olmasına ve içerideki kesif bir sigara dumanına aldırmaz, yol ücreti 150-200 lira bile tutsa, en ufak bir itiraza yeltenmeden büyük bir gönül rahatlığıyla ücretini ödersiniz. Taksiden inerken de nereden geldiğini anlamadığınız bir saikle ‘kusura bakmayın, size de zahmet oldu, gecenin bu saati buraya kadar benim için geldiniz’ cümlelerini sıralarken bulursunuz kendinizi.

Ankara’da ise durum tam tersi. En azından benim rastladıklarım diyerek muhtemel bir haksızlığı önünü böylece almış olalım. Buradaki Taksici beylere kendinizi beğendirmek gibi bir zorunluluğunuz yok. Bu hangi kanun, yönetmelik ya da talimatla sağlanmış, araştırmak gerekiyor; İstanbul’da hangi kanunla, yönetmelik ya da talimatla sağlanamıyor; bunu da. Özellikle bu sabah gara geldiğim taksinin şoförü gece çalışmış olmanın yorgunluğuna rağmen son derece kibar ve güler yüzlüydü.

Ankara’da kaldığım 4 gün boyunca çoğunlukla Balgat civarında zaman geçirdim. Arkadaşımın refakatinde Liman Kitap Kahve’ye gittim. Bu zamana kadar gördüğüm en büyük kitapçı diyebilirim. Sadece bir kitapçı dersek bu mekana haksızlık etmiş oluruz. Bakımlı bir kafe bölümünün olmasının yanısıra ders çalışma alanları hatta grup çalışmalarında kullanılabilecek camlı özel odaları da mevcut. Bu hizmeti ücretsiz veriyorlar. Öğrenciler için güzel bir imkan. Bu civar daha ziyade Ümraniye’nin bankalar bölgesini ya da Maslak civarını andırıyor. Birbiri ardına sıralanmış gökdelenler, iş merkezleri onları alt katları ise dükkanlar, kafeler, ‘lounge’ ve ‘pattaserie’ lere ayrılmış durumda. Tabii bu iklimin en önemli bitki örtüsü valeleri de unutmamak gerek!

Öveçler civarı eskiden gecekondu ağırlıklıymış, kentsel dönüşümün ardından değerlenmiş ve lüks bir semt haline gelmiş. Yukarıda da bahsettiğim gibi hala o günlerden esinti mahiyetinde birkaç tane gecekonduya hiç beklemediğiniz bir sokağın başında rastlayabiliyorsunuz. Yine Ceyhun Atıf Kansu caddesinin önemli bir kısmı kebabçı, ciğerci ve tatlıcılardan müteşekkil. Denediğim iki ciğercide de ikramlar bol ve lezzetliydi. Fiyatlar ise İstanbul’la kıyaslandığında biraz daha ucuzdu.

Ankara’nın Havasına Bak!

Yola çıkarken en büyük çekincem çetin kış şartlarıydı. O yüzden bavulumun önemli bir kısmını yün içliklere ayırmıştım. Fakat bir gün hariç doğru dürüst soğuk yüzü görmedik desem yeridir. Tabii küresel ısınma açısından bakarsak vaziyet tedirginlik verici. Ankara’ya aralık ayının ortasında gidip şöyle soğunu derinden derinden yiyemedik. Tek üzüntümüz bu olsun!

 

Share This:

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir